Elbette yürüdüğü yol dikensiz gül bahçesi değildi. Baskılara, saldırılara uğradı, gözaltına alındı, tutuklandı, yargılandı, yasaklandı ama hiç boyun eğmedi, asla yolundan dönmedi. Orhan Aydın’a önce 1970’lerin ve 1980’lerin çalkantıları arasında yaşananları sordum, sonra bu dönemle kıyaslamasını istedim.
Büyük sancıların, büyük üzünçlerin yaşandığı süreçtir. Tarihteki bütün faşist darbelerin, gerici - ırkçı dayatmaların tamamında insanlık ne yaşadıysa benim ülkemde de bunlar yaşandı. Hem 12 Mart’ta, hem 12 Eylül’de bu ülkenin sanatçıları, yazarları, çizerleri, aydınları, devrimcileri, yurtseverleri baskılara uğradı, cezaevlerine atıldı. Biz de tutuklandık. Ama bunu hayatımızın içinde şerefli bir bayrak gibi savurduk, bir namus nişanesi olarak taşıdık. Komünist damgası vurdular, “Eğer öyleyse komünistiz” dedik. Devrimci damgası vurdular, “Eğer öyleyse devrimciyiz” dedik. Kemalist damgası vurdular, “Eğer öyleyse Kemalistiz” dedik. Kuvayı Milliye ruhuna, bağımsızlık savaşına, bu ülkenin ortaya çıkışına, kurucu ayarlarına, eşitliğe, barışa ve kardeşliğe hep sahip çıktık. Baskı ve zulüm gördük. Ama hiçbir zaman bu dönemdeki gibi ötekileştirilmedik, ayrıştırılmadık. Hiçbir zaman bu dönemdeki gibi düşman ilan edilmedik. Ülkeyi yöneten bir anlayış tarafından “Sanatçı müsveddesi” ilan edilmedik. 90 yıldır yaşamadığımız en büyük düşmanlığı ve acıları 18 yıldır bu düzen ve düzenin yürütücüleri sayesinde yaşadık, maalesef. Bu iktidarın kültür - sanat alanında yaptıkları eksi falan değildir, kara lekedir.
Bu dertlerin sadece tiyatronun değil, sinemadan edebiyata, müzikten dansa, şiirden resim ve heykele varana kadar bütün sanat alanlarının ortak sorunu olduğunu vurgulayan Orhan Aydın, kendine sanatçı diyen herkesin ortaklaşmasını, dayanışmasını, güçbirliği yapmasını ve örgütlenmesini gerektiren bir süreçten geçildiğini ifade ediyor. Nitekim, tam da bu yüzden 2012 yılında oluşturulan Sanatçılar Girişimi Sözcülüğü görevini, usta şair Ataol Behramoğlu ve usta ressam Bedri Baykam’la beraber büyük bir özveriyle yerine getiriyor. Üstelik sadece sanatçıların haklarını savunmakla kalmıyor, nerede bir ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan varsa onların da yanında olarak ses yükseltiyor. Yoldaşlarıyla beraber, oksijen üreten Poseidon Çayırları gibi, demokrasinin nefes borularından olmaya çalışıyor.
Usta sanatçıya, pandemi döneminin sanat üretimi ve sanat emekçilerini nasıl etkilediğini, bu doğrultuda hangi girişimlerde bulunduğunu da sordum:
Savaşlarda, darbelerde ve pandemilerde önce sanatın perdesi iner ve hayat susar. Kültür Bakanı ve bakanlık yetkilileriyle birebir görüşmelerim oldu. Dünyada neler yapıldığına örnekler verdik ve ne yapılması gerektiğini yedi madde halinde bakanlığın önüne koyduk ama hiç dinleyen olmadı. “Ey Almanya, ey Fransa, ey İngiltere” diyenler, onların sanatçılara yaptığı katkıları görmezden geldiler. Mesela, benim de pek çok açıdan muhalif olduğum Almanya Başbakanı Angela Merkel, devletin bünyesindeki sanatçısından, sokakta üreten sanatçısına dek hepsine seslenişte bulunarak, “Biz her birinize ayda 5 bin Euro vereceğiz, bütün sağlık hizmetlerini ücretsiz sağlayacağız, kiralarınızı ödeyeceğiz, üretim ortamı yaratacağız. Siz yeter ki sağlığınızı koruyun. Siz yeter ki insanlığın ve Almanya’nın geleceği için üretin” dedi. Mustafa Kemal’in “Sanatsız kalmış bir toplumun hayat damarları kopmuş demektir” sözü Almanya’da karşılık buldu ama Mustafa Kemal’in topraklarında düşmanlık olarak geri döndü.
Yandaşlık yapanları söz konusu bile etmiyorum ama özellikle genç jenerasyondan birçok çağdaş sanatçının toplumsal meseleler karşısında duyarsız veya sessiz kaldığını gözlemliyorum. O yüzden merakla sordum: Neden böyle suskunlar? Gençlere tavsiyeleriniz nedir?
Sevgili Gökmen, bu sorunu yanıtlarken bazı arkadaşlarımın canı yanacak ama doğruyu söylemem gerek. Yoksa o korku duvarının dibinde pinekleyen biri olsaydım herhalde bu röportaja bile gerek kalmazdı diye düşünüyorum. Geçmişinde hayata ışıklar saçmayı hedeflememiş, kendi kendini eğitebilecek bir zemin oluşturmamış, kitap okumamış, dünya sanat hareketlerinden ve insanların yaşadığı acılardan uzak durmuş, bazı sırça köşkler oluşturup onların içinde konumlanmış insanlar sanatsal yaratıcı tanımında yer bulamazlar. Ekmek fiyatından, asgari ücretten, işçinin emekçinin ne yaşadığından, zulümden, kadın cinayetlerinden, doğa ve hayvan katliamlarından habersiz olandan, ‘işime bakarım’ diyenden, sete gidip, repliklerini söyleyip, resimler çektirip evine gidenden barış içinde, aşk içinde, huzur içinde bir hayat beklemek ve toplumda olup bitenler hakkında bir söz söylemelerini ummak nafiledir. Bazıları artist olur, bazıları artiz olur. Susanlar, korkanlar bu artizlerdir. Örgütlenmiş cehalet aydınlığa karşı, halka karşı düşmanlıktır ve onlar bu sistemin bir parçası olmuşlardır. Küçük bir sistem değişiminde de saf değiştireceklerdir. Acaba o zaman toplum tarafından ne kadar kabul görürler, ne kadar saygı görürler?