Sözcü Plus Giriş

Kimi oyuncular seyirciden sadece kuru bir alkış alır, kimi sanatçılar ise en coşkulu alkış sağanağının üstüne taşarak, halkta oluşturdukları derin saygıyla adını yüreklere ve tarihe yazdırır. İşte Orhan Aydın, sadece sahne ışıkları altında değil, tüm karanlıkların içinde parıldayan böylesine saygın bir sanatçı ve bir rol modeldir. Türk Tiyatrosu'nun duayenlerinden Orhan Aydın'a baktığım zaman koca bir evreni sevgili yüreğine nasıl sığdırabildiğini görüyorum. Sanatçılar Girişimi Sözcüsü olarak, hak arayışının en güçlü önderlerinden biri olduğunu görüyorum. Aydın sorumluluğunu tam anlamıyla taşıdığını, kimi zaman sahnede, kimi zaman sokakta, kimi zaman sosyal medya platformlarında halkın hasretlerini haykırdığını ve toplumun cesaret aşılarından biri olduğunu görüyorum. Şimdi ona biraz daha yakından bakmak istedim. Çağdaş demokrasi ve aydınlanma mücadelemizde etkileyici izler bırakmaya devam eden usta sanatçıyı merak ve hevesle incelerken, sohbetini dinlemeye doyamadım.

1954 yılının 22 Mart'ında, yeryüzünün cennet köşelerinden Artvin Şavşat'ta, Rabia ve Kazım Aydın'ın dört çocuğunun ilki olarak geldi dünyaya. Bu zorlu coğrafyanın okuma-yazma oranı çok yüksek olan aydın toplumunda bilinç ve direnç ile doldu benliği.

Babası Kazım bey, Köy Enstitüsü mezunu bir cumhuriyet öğretmeniydi. Toprağın işlenmesinden, edebiyatın, sanatın ve hayatın birçok alanına kadar yoğrulmuş Kazım öğretmen akordeon, piyano ve mandolin de çalardı. Aile sabahları güne klasik müzikle uyanırdı. Böyle bir ortamda yetişen ve küçük yaşlarından itibaren tam bir kitap kurdu olduğunu belirten Orhan Aydın, “Babamın kütüphanesinde İngiliz Dili ve Edebiyatı'yla, Fransız Dili ve Edebiyatı'yla, Rus Dili ve Edebiyatı'yla, Gorki'yle, Tolstoy'la karşılaştım. Dünya klasiklerini, tiyatro kitaplarını okumaya başladım. Çehov'la, Shakespeare'le, Brecht'le tanıştım. Türk Dili ve Edebiyatı'yla, Yaşar Kemal'in, Orhan Kemal'in, Sabahattin Ali'nin hayata kattıklarıyla tanıştım” diyor ve ekliyor: Çocukluğumu çiçeklendiren; kitaplar, sanat, Köy Enstitüleri ve Halk Evleri olmuştur.

İlkokul ikinci sınıftan itibaren 23 Nisan'ların, 29 Ekim'lerin, 19 Mayıs'ların yıldönümlerinde, tıpkı Can Yücel'in sevdiği tarzda bağıra bağıra şiirler okuyan bir öğrenciydi. Ortaokul ikinci sınıfa geldiğinde ise babasının eline tutuşturduğu o şiirlerin hepsinin Nazım Hikmet'e ait olduğunu öğrendi. Koca Şair'in sansürlü olduğu yıllarda, Mavi Gözlü Dev'in ölümsüz dizeleri çocuk kalbinin ezberindeydi. “Babamın yasaklı şiirleri yazdığı kahverengi kaplı defteri hala saklıyorum ve en ufak bir sıkışmamda, daralmamda başvuruyorum. Bu beni yeniden sevinçlendiriyor” diyor Orhan Aydın. Hayatında, Nazım'ın saçtığı uçsuz bucaksız bir kır bahçesi olduğunu vurguluyor.

Köy Enstitülü bir babası olunca, onun da hayatı tayinler ve sürgünlerle geçti. Ancak bu, Anadolu'yu daha yakından tanımasına pencereler araladı. Yetişkinliğe eriştiğinde ise yurdun tamamını tiyatro sanatçısı olarak arşınlayacak, böylelikle çok okuduğu gibi, çok gören biri olacaktı.

İlkokul çağında yerleştikleri Antalya'nın onun yaşamında ayrı bir yeri var: Evimiz Side Antik Tiyatrosu'nun bitişiğinde, incir ağaçlarının altında iki katlı bir evdi. Müze müdürünün çocukları ve sonra kendisiyle dostluk kurdum, tarihe merakım oluştu, antik tiyatroların insan hayatındaki yerini ve geçmiş kültürlerden günümüze kalan mirası öğrendim. 25 bin kişilik Aspendos Antik Tiyatrosu'nda mikrofonsuz oynanan oyunları büyük bir heyecanla izledim. Aklım zenginleşti ve mesleğe olan tutkum çoğaldı.

Her haftasonu bisikletine biniyor, Aspendos'un önünde köylülerinin tasarladığı heykelciklerin turistlere satışını yaparak harçlığını çıkarıyor, daha çocuk yaşta alın teriyle kazanmayı ve emeğin pek yüce değer olduğunu öğreniyordu. Ortaokulda sınıf arkadaşlarının seçimiyle tiyatro kolu başkanı oldu, müsamerelerin çoğunda başrol oynadı.

Takvim yaprakları 1973'ü gösterdiğinde Aydın Ailesi'nin yeni adresi Ankara'ydı. Burası sanatın da başkentiydi. Artık hayatının tamamı sanatla geçmeye başlamıştı. Hemen her gün tiyatro, opera, bale ve senfoni orkestraları konserlerine gidiyordu. Ve o günlerde yolu Halk Evleri'yle kesişti: Okullu olmama rağmen kendimi Halk Evleri'nde yetişen bir oyuncu sayıyorum. Babamın kütüphanesinde tanıştığım tiyatro ve edebiyat kahramanlarıyla Halk Evleri sahnelerinde kucaklaştım. Ülkemin taşına, toprağına, ağacına, suyuna, kuşuna, insanına daha da sevdalandığım bir süreçti bu. Benim kuşağımdan şimdi ekranlarda görülen usta oyuncuların, usta yönetmen ve oyun yazarlarının önemli bir kısmı o okulun mezunlarıdır. Tamamı ilkeli sanatçı olmuştur, sistemin bir parçası olmayı reddetmiştir. Çünkü sanatçı sistemin yapışığı değildir. Kendi düşünceleri bile iktidarda olsa eleştirmek, vicdanlı, erdemli, onurlu olan bir sanatçının temel görevlerinden biridir.

Lise birinci sınıftan itibaren, bir yandan okurken, diğer yandan da Yenimahalle'deki Halk Evleri sahnesinde rol alan profesyonel bir tiyatro oyuncusuydu artık. 12 yıl boyunca çıktığı turnelerle Türkiye'nin dört bir yanını adım adım arşınladı. Salon kıtlığı içinde sanata erişemeyen yurttaşlar önceliğiydi. Köy meydanlarında, yazlık sinemalarda, cami avlularında, okul bahçelerinde bile oynadı: Hayatımın en büyük zenginliğiydi. Çünkü bu ülkenin işçilerini, emekçilerini, yoksullarını, aynı zamanda aydınlarını, mücadele eden insanlarını, bağımsız, özgür, demokratik, hak, hukuk ve adaletin olduğu bir ülke olması için mücadele edenleri, 68'in bağrında ortaya çıkanları, 78'de meydanlara çıkıp eşitlik, kardeşlik, barış ve aşk diyenleri o turnelerde yakinen tanıdım ve onlarla dostluğum çoğaldı.

Aydın, Köy Enstitüleri gibi Halk Evleri'ni de insan şerefi, haysiyeti, erdemi için hayatı besleyen büyük ırmaklar olarak nitelendiriyor: İnsanların yan yana gelmesini, ülke sorunlarını konuşmasını düşmanlık olarak bellemiş zihniyetler önce bu iki alanı kapattılar. O gün bugündür bu ülkenin aklı ve geleceği hep karanlık.

Yüzlerce tiyatro oyunu, dizi ve sinema filminde rol aldı, yönetmenlik yaptı. “Neme lazım, apolitik olayım, keyfime bakayım, bana ne” demedi, siyaset yaşamın her alanında tesirliydi ve o da siyasal ve toplumsal meseleleri sanatıyla yorumladı. Daima sanatın akıl zenginliği yaratmak ve insan hayatını değiştirmek vesilesi olduğunu savunanlardan oldu. Bunun için oyunlar oynadı, şiirler söyledi, halaylara durdu. Emekçilerle, devrimcilerle, yurtseverlerle omuz omuza yürüdü: Mustafa Kemal'in “Cumhuriyet'in temeli kültürdür” dediği anlayışın izini sürerek mücadele ettik. Hiç kimseden hiçbir şekilde korkmadık. Kurucu değerlere, Altı Ok'un altısında belirtilen ilkelere, adalete, eşitliğe, bağımsızlığa, laikliğe, cumhuriyete, demokrasiye sonuna kadar sahip çıkarak sanat ürettik.

Elbette yürüdüğü yol dikensiz gül bahçesi değildi. Baskılara, saldırılara uğradı, gözaltına alındı, tutuklandı, yargılandı, yasaklandı ama hiç boyun eğmedi, asla yolundan dönmedi. Orhan Aydın'a önce 1970'lerin ve 1980'lerin çalkantıları arasında yaşananları sordum, sonra bu dönemle kıyaslamasını istedim.

Büyük sancıların, büyük üzünçlerin yaşandığı süreçtir. Tarihteki bütün faşist darbelerin, gerici – ırkçı dayatmaların tamamında insanlık ne yaşadıysa benim ülkemde de bunlar yaşandı. Hem 12 Mart'ta, hem 12 Eylül'de bu ülkenin sanatçıları, yazarları, çizerleri, aydınları, devrimcileri, yurtseverleri baskılara uğradı, cezaevlerine atıldı. Biz de tutuklandık. Ama bunu hayatımızın içinde şerefli bir bayrak gibi savurduk, bir namus nişanesi olarak taşıdık. Komünist damgası vurdular, “Eğer öyleyse komünistiz” dedik. Devrimci damgası vurdular, “Eğer öyleyse devrimciyiz” dedik. Kemalist damgası vurdular, “Eğer öyleyse Kemalistiz” dedik. Kuvayı Milliye ruhuna, bağımsızlık savaşına, bu ülkenin ortaya çıkışına, kurucu ayarlarına, eşitliğe, barışa ve kardeşliğe hep sahip çıktık. Baskı ve zulüm gördük. Ama hiçbir zaman bu dönemdeki gibi ötekileştirilmedik, ayrıştırılmadık. Hiçbir zaman bu dönemdeki gibi düşman ilan edilmedik. Ülkeyi yöneten bir anlayış tarafından “Sanatçı müsveddesi” ilan edilmedik. 90 yıldır yaşamadığımız en büyük düşmanlığı ve acıları 18 yıldır bu düzen ve düzenin yürütücüleri sayesinde yaşadık, maalesef. Bu iktidarın kültür – sanat alanında yaptıkları eksi falan değildir, kara lekedir.

Bu dertlerin sadece tiyatronun değil, sinemadan edebiyata, müzikten dansa, şiirden resim ve heykele varana kadar bütün sanat alanlarının ortak sorunu olduğunu vurgulayan Orhan Aydın, kendine sanatçı diyen herkesin ortaklaşmasını, dayanışmasını, güçbirliği yapmasını ve örgütlenmesini gerektiren bir süreçten geçildiğini ifade ediyor. Nitekim, tam da bu yüzden 2012 yılında oluşturulan Sanatçılar Girişimi Sözcülüğü görevini, usta şair Ataol Behramoğlu ve usta ressam Bedri Baykam'la beraber büyük bir özveriyle yerine getiriyor. Üstelik sadece sanatçıların haklarını savunmakla kalmıyor, nerede bir ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan varsa onların da yanında olarak ses yükseltiyor. Yoldaşlarıyla beraber, oksijen üreten Poseidon Çayırları gibi, demokrasinin nefes borularından olmaya çalışıyor.

Usta sanatçıya, pandemi döneminin sanat üretimi ve sanat emekçilerini nasıl etkilediğini, bu doğrultuda hangi girişimlerde bulunduğunu da sordum:

Savaşlarda, darbelerde ve pandemilerde önce sanatın perdesi iner ve hayat susar. Kültür Bakanı ve bakanlık yetkilileriyle birebir görüşmelerim oldu. Dünyada neler yapıldığına örnekler verdik ve ne yapılması gerektiğini yedi madde halinde bakanlığın önüne koyduk ama hiç dinleyen olmadı. “Ey Almanya, ey Fransa, ey İngiltere” diyenler, onların sanatçılara yaptığı katkıları görmezden geldiler. Mesela, benim de pek çok açıdan muhalif olduğum Almanya Başbakanı Angela Merkel, devletin bünyesindeki sanatçısından, sokakta üreten sanatçısına dek hepsine seslenişte bulunarak, “Biz her birinize ayda 5 bin Euro vereceğiz, bütün sağlık hizmetlerini ücretsiz sağlayacağız, kiralarınızı ödeyeceğiz, üretim ortamı yaratacağız. Siz yeter ki sağlığınızı koruyun. Siz yeter ki insanlığın ve Almanya'nın geleceği için üretin” dedi. Mustafa Kemal'in “Sanatsız kalmış bir toplumun hayat damarları kopmuş demektir” sözü Almanya'da karşılık buldu ama Mustafa Kemal'in topraklarında düşmanlık olarak geri döndü.

Yandaşlık yapanları söz konusu bile etmiyorum ama özellikle genç jenerasyondan birçok çağdaş sanatçının toplumsal meseleler karşısında duyarsız veya sessiz kaldığını gözlemliyorum. O yüzden merakla sordum: Neden böyle suskunlar? Gençlere tavsiyeleriniz nedir?

Sevgili Gökmen, bu sorunu yanıtlarken bazı arkadaşlarımın canı yanacak ama doğruyu söylemem gerek. Yoksa o korku duvarının dibinde pinekleyen biri olsaydım herhalde bu röportaja bile gerek kalmazdı diye düşünüyorum. Geçmişinde hayata ışıklar saçmayı hedeflememiş, kendi kendini eğitebilecek bir zemin oluşturmamış, kitap okumamış, dünya sanat hareketlerinden ve insanların yaşadığı acılardan uzak durmuş, bazı sırça köşkler oluşturup onların içinde konumlanmış insanlar sanatsal yaratıcı tanımında yer bulamazlar. Ekmek fiyatından, asgari ücretten, işçinin emekçinin ne yaşadığından, zulümden, kadın cinayetlerinden, doğa ve hayvan katliamlarından habersiz olandan, ‘işime bakarım' diyenden, sete gidip, repliklerini söyleyip, resimler çektirip evine gidenden barış içinde, aşk içinde, huzur içinde bir hayat beklemek ve toplumda olup bitenler hakkında bir söz söylemelerini ummak nafiledir. Bazıları artist olur, bazıları artiz olur. Susanlar, korkanlar bu artizlerdir. Örgütlenmiş cehalet aydınlığa karşı, halka karşı düşmanlıktır ve onlar bu sistemin bir parçası olmuşlardır. Küçük bir sistem değişiminde de saf değiştireceklerdir. Acaba o zaman toplum tarafından ne kadar kabul görürler, ne kadar saygı görürler?

Yayınlanma Tarihi:06:13,