The Guardian’ın aktardığına göre film için 1920’ler ve 1930’lara ait 60’tan fazla klasik Maserati tasarımı özel olarak yeniden inşa edildi. Bu araçlar, dönemin otomotiv estetiğini doğru biçimde yansıtabilmek amacıyla kapsamlı bir restorasyon ve üretim sürecinden geçirildi. Bu ölçekte bir araç rekonstrüksiyonu, modern sinema yapımları arasında nadir görülen bir prodüksiyon yatırımı olarak öne çıkıyor.
Oyuncu kadrosunda dikkat çeken isimler yer alıyor. Anthony Hopkins filmde, Maserati kardeşlere maddi destek sağlayan bir İtalyan finansörü canlandırıyor. Kadroda ayrıca Al Pacino, Andy Garcia, Jessica Alba ve Michele Morrone da bulunuyor.
Filmin yönetmenliğini Oscar ödüllü Bobby Moresco üstleniyor. Yapım, 20. yüzyılın başlarındaki teknoloji tutkusu, aile bağları ve rekabet unsurlarını bir araya getiren epik bir dönem hikayesi sunmayı hedefliyor.
Çekimlerin İtalya’nın mimari ve tarihi dokusuna sadık mekanlarda gerçekleştirilmesi planlanıyor. Film için hazırlanan çok sayıdaki klasik araç rekonstrüksiyonu, yalnızca sinemaseverlerin değil otomobil tutkunlarının da ilgisini çekmeyi amaçlıyor. MaseratiKardeşlers filminin 2026 yılı içinde dünya genelinde vizyona girmesi bekleniyor.
Otomobil markaları sinema tarihinde çoğu zaman yalnızca bir ulaşım aracı olarak değil, sembolik bir anlatım unsuru olarak yer alıyor. Belirli markalar karakterlerin toplumsal konumunu, hızla kurduğu ilişkiyi ya da dönemin teknoloji anlayışını görünür kılan unsurlar haline gelebiliyor.
Zamanla bu sembolik rol daha da güçlendi. Ferrari, Maserati ve Lamborghini gibi markalar Avrupa kökenli estetik, hız ve ayrıcalık fikrini temsil ederken; Amerikan sinemasında daha büyük ve güçlü araçlar farklı bir güç anlatısına hizmet etti. Otomobil merkezli biyografik filmler ve dönem yapımları ise markaları yalnızca bir ürün değil, endüstriyel bir hayalin taşıyıcısı olarak ele alıyor.
Bu tür yapımlarda araçlar; mühendislik tutkusu, aile içi rekabet ve girişimci ruh gibi temaları görünür kılıyor. “Ford v Ferrari” ve “Ferrari” gibi filmler, otomobilin sinemada dramatik çatışmanın merkezine yerleşebileceğini gösterdi.
Aynı zamanda sinema ile reklam arasındaki sınır da bulanıklaşabiliyor; markalar filmler aracılığıyla kültürel hafızada kalıcı bir yer edinebiliyor. James Bond filmleriyle Aston Martin arasındaki ilişki bunun en bilinen örneklerinden biri olarak gösteriliyor.