Sözcü Plus Giriş
YILMAZ ÖZDİL

Ölü çocukluk

13 Eylül 2020

İstanbul Sözleşmesi hakkında Akp'yle aynı görüşlere sahip olan Fatih Erbakan'a “İstanbul sözleşmesine neden karşısınız?” diye sordular…

“Toplumsal cinsiyet eşitliği kadına şiddeti engellemiyor, bir tane Fransız felsefeci var, Simone de Beauvoir, biseksüel bir adam, toplumsal cinsiyet teorisini ortaya atanlardan biri” dedi.

Simone de Beauvoir, kadın.

Kafayı lezbiyenliğe biseksüelliğe filan takmışlar ama, İstanbul Sözleşmesi'nin önemine dair zerre fikirleri yok aslında.

Simone de Beauvoir'den haberi bile olmayanlara, feminist etikten varoluşçuluktan, Jean Paul Sartre'dan bahsetmek, elbette beyhude…

Ama, hayatı boyunca tek satır bile Simone de Beauvoir okumayanlara, İstanbul Sözleşmesi'nin neden gerekli olduğunu kavramaları için, hiç olmazsa Duygu Batu okumalarını önerebiliriz.

“Hatırladığım kadarıyla, ben dört beş yaşındayken bile annemle babam çok kavga ederdi.

Babamın annemi tokatladığını, saçlarından tutarak balkona doğru çeke çeke götürdüğünü hâlâ silip atamıyorum.

Çocukken en büyük korkum oyuncağımı kaybetmek filan değildi.

Babamın annemi balkondan atmasından korkardım.

Ama, klasik Türkiye gerçeği işte, çok geçmeden barışırlardı.

 

Her bayram öncesi yeni giysilerimi giymeyi heyecanla beklerdim, bayram sabahı gelip çattığında heyecanla giyinirdim.

Ama, evde öylece otururduk.

Çoğu zaman annemle babam küs olurlardı.

 

Çocukluğumu ağırlaştırılmış müebbetle hapsetmişlerdi.

İyi hal indirimi yoktu.

Hafifletici sebep yoktu.

Temyiz hakkım yoktu.

Ölü bir çocukluk vermişlerdi bana.

 

Bir çocuğun annesi babası kavga ettiğinde, o ev cehennem oluyor.

Hangi çocuk annesi babası boşansın ister ki?

Size tuhaf gelecek ama, ben istiyordum.

Keşke boşansalardı.

 

Ve, o kara günüm…

 

Üniversite sınavıma iki gün vardı.

Arkadaşlarımla türbe ziyaretleri yaptık, dua ettik, biraz gezip dolaşıp sohbet ettik, eve dönüyordum, cuma günüydü, otobüs kalabalıktı, trafik yoğundu.

Telefonum çalmaya başladı.

Arayan annemdi.

Yani, telefonumun ekranında öyle yazıyordu.

“Alo anneciğim?” diye açtım.

Arayan annem değildi.

Acil tıp teknisyeniydi!

“Anneniz ağır yaralı, baba tarafından kimseye haber vermeyin, anne tarafından birilerine söyleyin ve hemen buraya gelin” dedi.

Hastaneye çağırıyorlardı.

Neler olduğunu kavramaya çalışırken, ağlıyor ve titriyordum.

Otobüsteki insanlar su verip sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

“Otobüsten inip koşşam yetişir miyim acaba” diye düşünüyordum.

Bir telefon daha geldi.

Arayan babamdı.

“Sen ne yaptın!” diye bağırdım.

“Eve gelme” dedi.

“Anneme gideceğim” dedim.

“Gitmeyeceksin” diye bağırdı.

O an benim için ölen aslında, babamdı.

 

Hastaneye gittim, abim oradaydı.

Sımsıkı sarıldık.

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

“Öldü mü?” diye sordum.

“Ölmedi” dedi.

 

Annem yedi kez bıçaklanmıştı.

Kalbine denk gelmişti.

Ciğerleri parçalanmıştı.

Tıpkı annem gibi can çekişiyordum, beklerken.

 

Onsekiz yaşında olmama üç gün vardı.

Büyümenin en acı halini yaşadım o gece.

 

Güneş doğdu.

“Umut var” dedim kendi kendime.

Üniversite sınavına girmeli miydim?

Vazgeçmedim.

Girdim sınava.

Gözlerimin önünde annemin hayali…

Yapabildiğim kadar çözdüm soruları.

Hastaneye koştum.

 

Ertesi gün annemi görmeme izin verdiler, önlük ve eldiven giydirdiler bana, odasına girdim, tanıyamadım!

Vücudu şişmişti.

Çıplaktı ve makinelere bağlıydı.

“Anneciğim ben geldim” dedim.

Duymadı bile, anlamadı.

Gözlerinden yaşlar akıyordu.

Doktor, bilinçdışı dedi.

Acaba gercekten beni duymuyor muydu?

 

30 gün geçti böyle.

Safrakesesini aldılar.

Böbrekleri iflas etti.

 

23 Nisan…

“Yadigar Batu'nun yakınları danışmaya!”

Anonsu duyunca abim koştu hemen.

Annemi kaybetmiştik.

Çocuk Bayramı'ydı!

 

Kendimi bir anda yerde buldum.

Çığlık çığlığa.”

Duygu Batu'nun kitabından aldım bu satırları.

Evet…

Babası tarafından annesi öldürülen bir kız çocuğu o.

Yaşadıklarının kitabını yazdı.

“Hoşçakal Anne”

Sonra bir kitap daha yazdı.

“Babası Yarası Olanlar”

Babası hapiste.

Annesi toprak altında.

Duygu “altı ay kendimi bile hatırlayamadım” diyor.

İstanbul Sözleşmesi, sadece lezbiyen biseksüel meselesi filan değildir.

Kadın-erkek, ölen-öldüren meselesi bile değildir.

Bence asıl, geride kalan meselesidir.

Kadına şiddeti çocukluğundan itibaren gözünün önünde yaşayan, ömrü boyunca iliklerine kadar hisseden ve Duygu'ları paramparça halde geriye kalanlar meselesidir.

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin hayati önemine kafanız basmıyor.

Duygu'ların hatırına susun bari.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more