Sözcü Plus Giriş
SİNAN MEYDAN

Danıştay, Ayasofya ve Atatürk

13 Temmuz 2020

“Türklerin İstanbul'dan atılması” ve “Ayasofya'nın yeniden kilise yapılması” gibi emperyalist planları Atatürk bozdu. Atatürk'ün önderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı ve sonrasında imzalanan Lozan Antlaşması sayesinde İstanbul, Boğazlar ve Ayasofya kurtarıldı…

Danıştay, Ayasofya'yı müze yapan 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi'ni iptal ederek Ayasofya'yı camiye dönüştürdü. Danıştay gerekçeli kararında “Ayasofya'nın Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı'nın mülkiyetinde olduğu” bu nedenle “Ayasofya'nın vakfedenin iradesi gereği sürekli şekilde cami olarak kullanılması gerektiğine” hükmetti.

Bu kararıyla Danıştay, yaklaşık 550 yıl önceki bir padişah vakfiyesine dayanarak 86 yıl önceki bir Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Dolayısıyla Danıştay'ın Ayasofya kararının “hukuki” boyutu kadar “tarihsel” boyutu da var.

AYASOFYA'YA ÇAN TAKACAKLARDI

İstanbul, 13 Kasım 1918'de fiilen, 16 Mart 1920'de de resmen işgal edildi. İşgal kuvvetleri, İstanbul'daki bütün devlet dairlerine el koydular, İstanbul'un yönetimini fiilen ele geçirdiler. İstanbul, 5 yıl işgal altında kaldı.

İstanbul işgal edildikten sonra Yunanistan, Fener Rum Patrikhanesi ile birlikte Ayasofya'yı camiden kiliseye dönüştürmek için çalışmalara başladı.

Yunan Kralı Konstantin, Venizelos gibi yayılmacı siyasilerle birlikte “Büyük Yunanistan”ı kurmak için “Megola İdea” düşüncesini hayata geçirmeyi düşünüyordu. İstanbul'daki Rum Patrikhanesi de “Megola İdea” için çalışıyordu. Bu düşüncenin en önemli sembolü ise Ayasofya'ydı.

Rum Patrikhanesi, Ayasofya başta olmak üzere eskiden kilise olan ancak Osmanlı'nın camiye çevirdiği yapıları yeniden kiliseye çevirmek için çalışmalara başladı. Rum Patrikhanesi'nin kilise planı, 10 Şubat 1919 tarihli Ati gazetesinde şöyle yer aldı: “Rum Patrikhanesi'nin dünkü meclisinde Rum mekteplerinden Türkçe levhaların kaldırılmasına ve Dersaadet'te (İstanbul'da) camiye çevrilmiş kiliselerin bir listesinin yayınlanmasına karar verilmiş olduğu Rum gazetelerinde okunmuştur.(1)

Rum Patrikhanesi daha da ileri giderek Ayasofya'yı camiden kiliseye dönüştürdükten sonra Ayasofya'ya asmak için büyük bir bayrak hazırladı. Ünlü Rum zengin Mahud Bodosaki büyük bir bayrak yaptırıp Ayasofya'ya asılmak üzere Patrikhane'ye hediye etti. Büyük Zaferin ardından İstanbul'da Patrikhane'de arama yapan polis bu bayrağı ele geçirdi. (2)

İşgal yıllarında İstanbul'da bazı fotoğraf stüdyoları, Ayasofya'nın camiden kiliseye dönüştürüleceğini ima eden minaresiz Ayasofya fotoğraflarını arka fon olarak kullanmaya başladılar. İşgal askerleri bu fonun önünde fotoğraf çektirdiler. Ayasofya'yı kilise olarak gösteren fotoğraf, resim ve kartpostallar yabancılar arasında elden ele dolaşmaya başladı. Hükümet önceleri bu tür faaliyetlere seyirci kalırken, Anadolu'da milli hareketin ilk başarılarından sonra mahkemeler bu tür faaliyetlere para cezaları verdiler.(3)

İşgal İstanbul'unda Ayasofya'yı yeniden kiliseye dönüştürmek isteyen işgalciler, bazı fotoğrafçılarda minaresiz ve üzerinde haç olan Ayasofya resmi önünde fotoğraf çektirmişlerdi. Kurtuluş Savaşı bu hayalleri bitirdi.

Türkleri İstanbul'dan atma planı

İşgal yıllarında Yunanistan ve Patrikhane, Ayasofya'nın kiliseye çevrilmesini ve Türklerin İstanbul'dan atılmasını istiyordu. Ancak bunu isteyen sadece Yunanlar ve Patrikhane değildi, İngilizler de aynı düşüncedeydi.

İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon 4 Ocak 1920 tarihli notlarında şöyle yazıyordu: “Türkler Avrupa'dan atılmalıdır. Amerikalı Senatör Lodge'ın dediği gibi İstanbul Türklerden tamamen alınmalı; bir veba tohumu Avrupa'dan silinmelidir.” Curzon, 16 Şubat 1920'de Amiral Sir F. de Robeck'e gönderdiği telgrafta “Açıkça Türkleri İstanbul'dan atacağımızı söyleyiniz” diyordu. Londra Konferansı'nda Lloyd George da şöyle diyordu: “Türkler yüzlerce yıl Avrupa'da kaldılar ve Avrupa'daki bütün belaların başı oldular. İstanbul Türk değildir, Yunan'dır. Türkler oradan atılmalıdır!” 28 Şubat 1920'de İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nda yapılan toplantıda Lloyd George, “Türkleri İstanbul'dan çıkarmalı” diyordu. 14 Şubat 1920'de Patrik L. Doretheuz, Lloyd George'a yazdığı mektupta şöyle diyordu: “İstanbul Yunanistan'a bağlanmalıdır. İstanbul'dan Türk hükümeti ve Türk sultanı atılmalıdır.” Curzon, Ayasofya konusunda da şöyle diyordu: “İstanbul, özellikle Doğu dünyasının kozmopolit ve uluslararası bir şehridir. Ayasofya ki 900 yıl önce bir Hıristiyan kilisesi idi, elbet eski durumuna getirilecektir.(4)

10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması'nın 36 ile 40. maddelerine göre Osmanlı hükümetinin İstanbul'daki hakları devam edecek, Osmanlı padişahı da İstanbul'da oturacaktı. Ancak Türkiye anlaşmaya uymazsa müttefikler bu hükmü değiştirebilecekti. İstanbul'u aslında fiilen ve hukuken İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Romanya temsilcilerinden oluşan Boğazlar Komisyonu yönetecekti. Türkiye'nin bu komisyonda temsilcisi olmayacaktı. Komisyon, İstanbul'da hukuki düzenlemeler yapabilecek, yeni yasalar koyabilecek, davalara Konsolosluk Mahkemeleri bakacak, Boğazlar Bölgesi'nin Yunan toprakları içinde kalan bölümünde Yunan mahkemeleri yetkili olacaktı. Komisyonun kendi özel polisi, kendi bayrağı, kendi bütçesi olacaktı. Boğazlar Komisyonu'yla aslında İstanbul, Türkiye'den ayrı bir devlet oluyordu. (5)

İşte “Türklerin İstanbul'dan atılması” ve “Ayasofya'nın yeniden kilise yapılması” gibi emperyalist planları Atatürk bozdu. Atatürk'ün önderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı ve sonrasında imzalanan Lozan Antlaşması sayesinde İstanbul, Boğazlar ve dolayısıyla Ayasofya kurtarıldı. Eğer Atatürk, Sakarya'yı veya Büyük Taarruz'u kaybetmiş olsaydı, Sevr Antlaşması'nın İstanbul ve Boğazlar planı uygulanacak, böylece İstanbul Türklerin elinden alınarak Boğazlar Komisyonu'nca yönetilen ayrı bir devlet haline getirilecekti. İstanbul'un kaybedilmesi ile Ayasofya da kaybedilmiş olacaktı.  Bu durumda bırakın Ayasofya'yı, Sultanahmet ve Fatih camileri bile kilise olabilirdi.

Ayasofya Lozan'la kurtarıldı. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması'na ek tahliye protokollerine göre işgal kuvvetleri, Lozan Antlaşması onaylandıktan sonra 6 hafta içinde İstanbul ve Boğazları boşaltacaklardı. Öyle de oldu; 2 Ekim 1923'te İngilizler İstanbul'u boşalttılar, 6 Ekim 1923'te Mustafa Kemal'in askerleri İstanbul'a girdi. Böylece hem İstanbul yeniden vatan yapıldı hem de Ayasofya'nın tapusu işgalcilerden geri alındı. Böylece Ayasofya'nın egemenliği tartışması sona erdi; Atatürk Ayasofya'yı yeniden Türk egemenliğine sokmuş oldu.

Ayasofya Müzesi açıldıktan 5 gün sonra, 6 Şubat 1935'te Atatürk Ayasofya Müzesi'ni ziyaret etmişti. Fotoğrafta Atatürk, Ayasofya'yı incelerken görülüyor.

İstanbul'un kurtuluşu göz ardı edilmiştir

İstanbul'un fethiyle Ayasofya'yı ele geçiren Fatih nasıl ki Ayasofya'nın statüsünü belirleme hakkına sahip olmuşsa, İstanbul'u kurtarıp Ayasofya'yı yeniden Türk egemenliğine sokan Atatürk de Ayasofya'nın statüsünü belirleme hakkına sahiptir.

Ancak Danıştay, İstanbul'u fetheden Fatih'in 550 yıl önceki vakfiyesini dikkate alarak İstanbul'u kurtaran Atatürk'ün 86 yıl önce imzaladığı Bakanlar Kurulu Kararnamesi'ni iptal etti. Böylece İstanbul'u fetheden Fatih'in bir “vakfiyeyle” Ayasofya'nın statüsünü belirleme hakkı olduğunu kabul eden Danıştay, İstanbul'u işgalden kurtarıp yeniden vatan yapan Atatürk'ün bir Bakanlar Kurulu “kararnamesiyle” Ayasofya'nın statüsünü belirleme hakkı olmadığına hükmetmiş oldu. Bu mantıkla İstanbul'un “fethini” gören Danıştay, İstanbul'un “kurtuluşunu” nedense görmezden geldi.

Anayasaya göre Cumhuriyet mahkemeleri çağdaş, laik hukuk kurallarına göre karar vermek zorundayken Danıştay, yaklaşık 550 yıllık bir padişah vakfiyesine dayanarak Cumhuriyet hükümetinin 86 yıllık Bakanlar Kurulu kararnamesini “hukuksuz” bularak iptal etti. İdare Hukuku uzmanı Prof. Dr. Metin Günday şöyle diyor: “Bu karar bir nevi Osmanlı hukukunu Cumhuriyet hukukunun yerine geçiriyor. Kararı, Fatih Sultan Mehmet Han'a ait vakıf senedine istinaden alıyor. Bu 1470'li yıllarda düzenlenmiş bir vakıf senedi. Sonra Cumhuriyet idaresi kuruldu. Bu açıdan bence tartışma götürecek bir karar ve hukuka aykırılık taşıyor.” (6)

Bir Cumhuriyet kanunu iptal edilmiştir

Danıştay'ın verdiği karar sadece Ayasofya'nın statüsünü belirleme kararı değildir. Meselenin müzeyi camiye dönüştürmenin ötesinde başka anlamları vardır.

Bir: Danıştay, “padişah vakfiyesi”nden yola çıkarak “padişah mülkü” mantığıyla bir hukuki karar vermiştir. Evet, Osmanlı hukukunda ülke padişahın mülkü, insanlar ise padişahın kullarıdır. Ancak Cumhuriyet ülkeyi “vatan”, kulları ise “yurttaş” yapmıştır. Bir devrimle saltanattan Cumhuriyete geçilmiştir. Saltanat hukuku ortadan kaldırılmış, saraylar, kasırlar vb. Cumhuriyetin malı olmuştur. Şimdi -Danıştay'ın “padişah mülkü” mantığıyla- Cumhuriyet iptal edilip saltanat geri getirilip vatan toprakları padişah sülalesine mi dağıtılacaktır?

İki: Danıştay, sıradan bir Bakanlar Kurulu kararını değil, Atatürk'ün imzaladığı bir Bakanlar Kurulu kararını, daha doğrusu bir Cumhuriyet kanununu, “hukuksuz” bularak iptal etmiştir. Burada akla bazı sorular gelmektedir: Bugün Atatürk'ün imzaladığı Ayasofya kararnamesini iptal edenler, yarın Atatürk'ün imzaladığı başka kararnameleri de iptal edecekler mi? Bu karardan sonra Türk Devrimi'nin kurucu metinleri, Cumhuriyet kanunları, “hukuksuz” denilerek iptal edilebilecek midir?

Üç: Ayasofya'nın açılmasının içeride ve dışarıda sembolik anlamları vardır. İçeride Saidi Nursi'den Necip Fazıl'a, Fesli Kadir'den Fetullah Gülen'e kadar Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığının bayraktarlığını yapanlar için Ayasofya'nın açılması Atatürk'ün laik Cumhuriyeti'ne karşı bir meydan okumadır. Dışarıda ise Ayasofya'nın açılması Türkiye'nin laik, seküler anlayıştan uzaklaşması, dinsel fanatizme yönelmesi olarak algılanmaktadır. Bu durumda bu kararın ülkeye ne yararı vardır?

Dört: Atatürk, Ayasofya'yı “din” ve “cami” düşmanı olduğu için müze yapmadı; Atatürk, Ayasofya'yı 916 yıllık Hıristiyan, 481 yıllık Müslüman geçmişine saygıyla “korunması, sergilenmesi ve geleceğe aktarılması gereken ortak kültür mirası” olarak görüp müze yaptı. Böylece faşizm çağında tüm dünyaya barış, kardeşlik, hoşgörü, tarihe, kültüre, dinlere, uygarlıklara saygı mesajı verdi. Atatürk bu kararıyla bir kere daha çağını aşmış bir deha olduğunu herkese gösterdi. Bugün bu kararı alanlar ve değişik kaygılarla bu kararı alkışlayanlar ise medeniyet algısı, dünya görüşü bakımından 1934'teki Atatürk'ün çok gerisinde olduklarını herkese gösterdiler.

KAYNAKLAR, DİPNOTLAR:

1) Ati Gazetesi, 10 Şubat 1919, s.3.Atilla Oral, İşgalden Kurtuluşa İstanbul, İstanbul, 2013, s. 78

2) Tevhid-i Efkâr Gazetesi, 24 Şubat 1924, s. 1. Oral, s. 78.

3) İleri Gazetesi, 8 Mart 1921, s. 3, 22 Mart 1921, s. 2. Oral, s.78.

4) Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul, 2009, s. 200,205, 208,215.

5) Cahit Kayra, Sevr Dosyası, İstanbul, 2004, s. 86,87, 91, 92.

6) BBC NEWS, 10 Temmuz 2020.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more