Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Kürşat Başar: ‘Aşkın bir gizemi kalmadı’
Kürşat Başar: ‘Aşkın bir gizemi kalmadı’
Kitaplar yazdı, televizyon programcılığı ve oyunculuk yaptı, caz albümü çıkardı ve gazetecilik mesleğinde tam 36 yılı devirdi. Şimdi "Bazen Unutmak İstersin" adlı yeni kitabını okuyucularla buluşturdu. Kürşat Başar'la kadın-erkek ilişkilerini kaleme aldığı yeni kitabı "Bazen Unutmak İstersin"i konuştuk...
Seda ÖNCELER
Kültür Sanat 19 Eylül 2018 - 16:00

Son iki kitabınızda hayali bir karakteri değil, Kürşat Başar’ın anılarını okuyoruz. Neden romanlardan böyle bir tarza yöneldiniz?
Bir roman var hazırda. Çıkmak üzere… Bu kitap aslında biraz yayıncımın talebi üzerine oldu. Çok fazla yazı birikmişti. Uzun zamandır köşe yazmadığım için arada kendi kendime deneme yazıyordum. Bunun yanı sıra bazı yerlerde konuşmalar yapıyorum. Yayıncım bu kadar yazının heba olmasını istemedi. Romandan önce böyle bir kitap çıkaralım dedi. Kitabı toparlamak bütün bir yazımı aldı çünkü ben not alan bir insan değilim. Arşivciliğim de olmadığı için beni baya uğraştırdı. Biraz romantik, biraz felsefi ve aslında kadın-erkek ilişkilerini ele alan, kimi zaman mizahi kimi zaman ciddi bakış açısıyla yazdığım bir kitap oldu. Bir de bunun ikinci cildi olacak. Onun teması ise daha farklı.

Kitap eski İstanbul’la ve anılarınızla başlıyor. Eskiye dair büyük bir özleminiz var mı?
İnsan tabii en çok gençliğini özlüyor hatta çocukluğunu bile. Ben eskiden her şey çok güzeldi, şimdi çok kötü diyen tiplerden değilim. Öyle olduğunu da düşünmüyorum zaten. Elbette benim kendi yaşadıklarım içerisinde unutamadığım, özlediğim, kaybettiğim insanlar var. İnsan belli bir yaştan sonra onlarla daha çok meşgul olmaya başlıyor. ‘Bazen Unutmak İstersin’ ve bundan bir önceki kitap ‘Aslında Hayal’de de aslında anılardan ziyade kitapların yazılış sürecini anlatmak istedim. Çünkü okuyucu onu çok soruyor. Hemen hemen bütün yazarların genelde bir kitabı nasıl yazdığı ve o süreçte neler yaşadığı çok merak ediliyor. Ben biraz da buna açıklık getirmek istedim.

‘AŞKI ALGILAMA BİÇİMİNDE DEĞİŞİKLİK VAR’

Kitapta özellikle aşk ve kadın-erkek ilişkilerine dair çok önemli gözlemler ve aslında tavsiyelerde var… Kürşat Başar geçmişteki aşklarla şimdiki aşkları nasıl yorumluyor?
Duyguda bir fark yok ancak algılama biçiminde değişiklik var. Her ilişki, her beraberlik aşk diye düşünülüyor. Her yaşadığımız duyguyu aşk zannediyoruz. Aşk dediğiniz duygu çok nadiren insanın karşısına çıkan bir duygu. Herkes kitaplardaki veya sinemalardaki aşkı istiyor ama o herkesin yaşayabileceği bir şey değil. Öyle olsaydı bu kadar etkilenmezdik o aşklardan. Eskiden tabii aşkla özlem bir arada bulunurdu. Bu kadar kolay insanlar birbirini göremiyordu ve konuşamıyordu. Şimdi birine aşık olduğunda bütün gün adama mesaj atıyorsun. Bir gizemi kalmadı işin. Daha üçüncü günden senin hakkında her şeyi öğreniyor adam. Eskiden ulaşılmazlık vardı. Ulaşılmayan şey her zaman çok kıymetlidir. Ulaşamadığın kişi hakkında da kafanda bazı imajlar üretiyorsun. Aslında aşkın bir de böyle bir yanı var. Yani karşındakinin kim olduğu önemli değil, sen onu yüceltiyorsun. Onun için de onu o kadar vazgeçilmez sanıyorsun. Benim babam annemle yeni evliyken bir göreve gitmiş ve annem 1 buçuk yıl onu görememiş. Ne mektuplar yazmışlar birbirlerine. Şimdi kim kime öyle mektuplar yazacak? Adam araba kullanıyor, bir yandan da sevgilisine mesaj atıyor. Yani sevgiline değil, arabaya daha çok kıymet veriyorsun.

kursatbasar

Kitabın adı ‘Bazen Unutmak İstersin’, siz de az önce unutamadığım şeyler var dediniz. Unutamadığınız çok büyük bir pişmanlığınız var mı?
Bir pişmanlığım yok. İnsanın tabii hataları oluyor sonradan farkına varıyorsun. O zaman öyle yapmasam böyle yapsam falan diye düşünüyorsun. Ama ben kitapları yazdıktan sonra tekrar okur ve baştan yazarım. Okurken kitabın ismi yazılardan çıkar. Oradan bir cümle gözüme çarpar ve kitabın ismi olur.  İsmi de, kitaptaki anılar da doğrudan benimle alakalı değil. Kendi anılarım ve arkadaşlarımın anıları var aslında bu kitapta. Ve birebir yaşanmış şeyler değil. Ben onlara biraz kurgu ekledim.

‘KENDİMİZE SINIR KOYAMIYORUZ’

Kitapta Vatan Şaşmaz’ın trajik ölümünden örnek vererek, bu tip cinayetlere ‘aşk cinayeti’ denilmesinin yanlış olduğunu anlatmışsınız. Sizce bu durumların bir saplantı, bir hastalık veya suç olduğunu neden kabul etmek istemiyoruz?
Bu cinayetlere eskiden namus cinayeti denirdi. Bunun hiçbir şekilde duyguyla falan ilgisi yok. Saplantı ve hastalık ya da bazen bir anlık öfke. Bu biraz eğitimle ilgili bu durum. Maalesef gazetelerde ve haberlerde bunlar hala aşk cinayeti diye çıkıyor. Biri ötekini çok seviyor diye seni öldüreceğim, kendimi de öldüreceğim falan diyor. Bu sevginin anlamına da aykırı.  Birini seviyorsan senden ayrılması mı daha iyi, ölmesi mi daha iyi? Eğer seviyorsan ayrılması daha iyi demen lazım. Biz aşk kavramını kıskançlıkla o kadar iç içe geçirdik ki bu normal bir davranışmış gibi görülüyor. Ben küçük yaştaki kızlarda ve erkeklerde bunu çok görüyorum. Oraya gidemezsin, bunu yapamazsın gibi. Biz sınır koyamıyoruz kendimize. Her ilişkide bu böyle. Herkes herkesin her şeyine karışabileceğini düşünmeye başladı. İnsanlar birbirine bu kadar karışma hakkını kendinde görürse bir süre sonra saçmalamaya da başlar.

bazen-unutmak-istersin

Kürşat Başar’ın yeni kitabı Bazen Unutmak İstersin, Everest Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu.

Sizce ‘aşk’, üzerine kitaplar yazılacak kadar çözülemez bir sorun mu hayatımızda?
Önemli olan aşk değil, ikili ilişkilerde yaşanan problemler. İkili ilişkilerdeki en büyük sorun; kıskançlık. Bunların hepsi eğitimle ilgili. Bir anne babanın çocuğuna öğretmesi gereken şey bu aslında. Bu tip duygular karşısındaki insana değil, çocuğun kendisine zarar veriyor. Aşk demek böyle bir şey değil.

‘ÇOK MERAKLI BİR ÇOCUKTUM’

Kitaptaki hikayelerden de anlaşılacağı üzere gözlemcilik yeteneği çok kuvvetli bir insansınız. Bu yeteneğinizin kariyerinize katkısı nasıl oldu?
Aslında gazetecilik yapmamın sebebi bu. Yani mesela biz bir yere giderdik, geri döndüğümüzde ben onu anlatırdım ama değiştirerek ve biraz süsleyerek. Hayalperest bir çocuktum ben. Sanki gerçekmiş gibi oturur anlatırdım. Bir eve gittiğimizde bunlar bu vitrine bunları neden koymuş diye sorgulardım. Vitrinde tabak görmek bana tuhaf gelirdi. Sonra onlar hakkında hikayeler uydururdum kendi kendime. Bazen gerçekle hayal birbirine karışırdı. Çok meraklı bir çocuktum, gözlemciliğimin ve gazeteci olmamın en büyük sebebi bu diyebiliriz.

Gazetecilik, televizyon programcılığı, yazarlık, müzisyenlik ve dolu dolu 36 yıl meslek hayatınızda… Bu 36 yıl içerisinde en unutamadığınız anınız neydi?
Ben inanamıyorum 36 yıl dediğimizde. Çok fazla şey yaptığım için bazen gerçekten unutuyorum. Üniversitede felsefe bölümüne girerken insanlardan büyük tepki aldım. Okul hayatım boyunca puanlarım hep çok yüksekti. Okul birincisi falan oluyordum. O yüzden insanlar şaşırdı felsefe bölümünü seçmeme. Ailem dışında herkes karşı çıktı bu duruma ama ben yolumdan vazgeçmedim. Ailemin karşı çıkmama sebebi de karakterimi bilmelerinden kaynaklıydı. Yazmayı, okumayı ve müziği hep çok sevdim. Hep bunları yapmak istediğimi söylerdim. Ben tek işle uğraşacak yapıya sahip bir insan değilim. Mesela oturup sürekli kitap yazamam. Çünkü yazarlık yalnız bir iş. Müzik mesela çok daha eğlenceli tarafı olan bir şey. Meslek hayatım boyunca benim için en önemli şey ise kendime verdim sözü tutmam oldu. ”Çok istediğim bir şeyi ne olursa olsun yapacağım, hiç istemediğim bir şeyi ne olursa olsun yapmayacağım” demiştim. Bunu laf olarak söylemek kolaydır ama gerçekleştirmek çok zordur. Çünkü aynı zamanda birçok şeyi bu yüzden kaybedersiniz. Fedakarlık gerektiren bir söz. Ben bu inadı sürdürebildiğim için çok mutluyum. Buna hep şükrettim. Bu konularda çok çalıştım.

kursatbasar2 ‘MÜZİKLE VE KİTAPLA MUTLU OLAN BİR ADAMIM’

O halde Kürşat Başar şu anda istediği yerde diyebilir miyiz?
Kesinlikle diyebiliriz. Genelde istenilen yer hep kariyerdir, yüksek yerler falandır ya benim hiç öyle bir durumum olmadı. Ben büyük bir şans eseri çok genç yaşta çok değerli insanlarla tanıştım. Sanatçıları, yazarları ve çok farklı karakterleri tanıdım. Onların hayatından, onlarla beraber geçirdiğim zamandan, onların yazdıklarından çok kıymetli şeyler öğrendim. Yaşar Kemal gibi bir ustayla çalıştım. En önemlisi ise böyle bir bina düşünün onun en tepesinde olmanın tahmin edildiği kadar iyi bir şey olmadığını öğrendim. Ben hayatı yatay bir şey olarak gördüm her zaman. Çıkıp tırmanılacak bir şey olarak görmedim. Yani yukarı çıkıp çıkıp, en tepede ben olayım gibi bir şeyim olmadı. En tepe her zaman yalnız ya da hep kendin gibi insanlarla dolu.Oysa ki olaya yatay bakarsan ve orada olmayı tercih edersen çeşit çeşit insanlarla her şeyi yapabilirsin. Ben bunu daha çok seviyorum. Bir de ben müzikle ve kitapla mutlu olan bir adamım. Bunlar dünyanın en ucuz şeyleri. Bunu yapabildiğim için istediğim yerdeyim.

‘SEN-BEN KAVGASI BİTMELİ’

Türkiye’nin gündemine gelelim biraz… Yazılarında da her zaman gündeme değinen bir yazar ve aynı zamanda bir gazeteci olarak Türkiye’nin gündemini nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye son 10 yıldır çok ciddi bir değişim geçiriyor. Bir tür devrim yaşıyor. Bütün taşlar yerinden oynadı ancak şu an bence tekrar bir toparlanma sürecine girildi. Bir devrim gerçekleşirken bir de darbe gerçekleşti bu süreçte. O darbe Türk halkının kendisiyle ilgili bugüne kadar inandığı her şeye yapılmış bir darbeydi. Çünkü biz çok dürüst insanlardık, kimseyi aldatmazdık. Ama en yakınımızdaki insanları aldatmışız. Milyonlarca insan yıllarca kendilerini çocuklardan bile gizleyip ilginç bir hayat yaşamışlar. Bunu sorgulamak lazım. Sadece bunu yapan insanları değil, o kişinin yanında olup bunu fark etmeyen insanlar da kendini sorgulamalı. Biri arkadaşı, biri generali, biri komutanı ve kimse bu olayı yıllarca anlamıyor. Bu aslında toplum psikolojisi açısından dehşet verici bir olay. Bunun yanı sıra daha önce de söylediğim bir şey var. Türkiye’deki darbelerin engellenememesinin tek sebebi insanların tankların önünde durmamasıydı. Ve ilk kez insanlar tankların önünde durdu. Bence bu müthiş bir olaydı. Genel olarak ben hiçbir zaman çok umutsuz olmadım. Ben ilkokul okurken Deniz Gezmiş’i astılar, 1974’de Kıbrıs harekatı oldu ambargo geldi. Biz tam böyle her şey iyi gidiyor derken birdenbire öğrenci olayları, sağ-sol kavgası başladı. Bir sürü arkadaşlarımız öldürüldü. Biz okula gidemez olduk. Arkadan askeri darbe oldu. Gençlik dönemimiz saçma sapan şeylerle geçti. O bitti Turgut Özal devri başladı. Yani ben başkalarının söylediği gibi eski şöyleydi, eski böyleydi demelerine pek inanmıyorum. O biraz nostaljik bir şey. Şu andaki Türkiye bugün kötülenen kadar kötü değil bence. Ama kesinlikle sen-ben kavgası bitmeli. Bu aslında kitapta da anlattığım, az önce de konuştuğumuz sınırını bilme meselesiyle alakalı bir durum. Sen bir devlet büyüğünü sevmeyebilirsin ya da çok sevebilirsin. Bu çok doğal. Bu yüzden her iki kesimde birbirine saygı duymalı.

Merakla beklenen Yılmaz Özdil'in son kitabı "Mustafa Kemal" Plus abonelerine hediye.