Ünlü profesör, Nazım Hikmet’in ölümüne sebep olan kalp hastalığını anlattı

Nazım Hikmet yaşasaydı 15 Ocak Salı günü 117 yaşında olacaktı. Ünlü kalp ve damar cerrahı Bingür Sönmez, ölümünden 56 yıl sonra Nazım'ın kalp hastalığıyla ilgili bilinmeyenleri sozcu.com.tr'ye açıkladı.

Ünlü profesör, Nazım Hikmet’in ölümüne sebep olan kalp hastalığını anlattı

Son olarak 80. ölüm yıldönümünde Atatürk’ün kalp sağlığıyla ilgili önemli açıklamalarda bulunan ünlü kalp ve damar cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez, bu kez de 15 Ocak 1902 Selanik doğumlu Nazım Hikmet’in ölümüne neden olan kalp hastalığını şiirleriyle birlikte dile getirdi. İşte Nazım’ın ölümünden 56 yıl sonra ünlü kalp doktoru Sönmez’le konuştuklarımız…

Hayatı ayrılıklar, hasretler ve acılar içinde geçen Nazım Hikmet’in kalbi, ilk uyarıyı ne zaman vermişti hocam?
Nazım Hikmet şiirleri yüzünden 1938 yılında 28 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapisliği Çankırı Cezaevi’nde başladı, Bursa ve İstanbul cezaevlerinde devam etti. 1940 yılında bir gece, henüz 38 yaşındayken, bağırarak uyandı, göğsüne ve omuzuna vuran bir ağrısı vardı. Üç genç bahriyeli onu hafifçe doğrultup, sırtını yastıklarla takviye ederek su içirdi. Genç bahriyeliler “Geçer geçer… Bir şey değil! Bu hapishaneler beni böyle yaptı. Kanlı bir zanaatim var. Şair olmak, kendi kalbini yemek demektir. Hem kendini yiyeceksin, hem başkalarına yedireceksin” diyen Nazım’ın başından gün ışıyana kadar ayrılmadılar. Nazım, artık kalp hastası olduğunu biliyordu.

38, ölmek için çok erken bir yaş…
1950 yılında Bursa Cezaevi’nde ölüm korkusu içinde şöyle seslenir Nazım Hikmet “İki elin kanda bile olsa gel. Sana bir bayrak gibi açacağım içimi. İşte, yine durmakta ısrar ediyor kalbim. Hapishane duvarları içinde, yalnız sessiz. Miskince bir ölüme razı olmuyor gönlüm.” Şair aftan yararlanıp hapisten çıktıktan sonra, hayatına kastedileceği endişesi ile ikinci eşi Piraye ve yeni doğan oğlu Memed’i arkada bırakarak, 1951 Haziran'ında Tarabya'dan bindiği bir sürat teknesiyle önce bir Romen şilebine binerek Varna'ya, sonra Bükreş'e ve nihayetinde Moskova'ya gitti.

Doğmadığı yerde öleceğini artık o da hissetmişti mutlaka…
1952 yılında Bulgaristan'ı ziyaretinde arkadaşı Fahri'ye sorar; ‘Bazen doğmadığı yerde ölür insanlar, öyle mi? Galiba benin yazgım da aynen böyle olacak. Doğmadığım yerde öleceğim!’ Aynı yıl Dünya Barış Konseyi'nin önce Pekin’deki sonra da Berlin’deki toplantılarına katıldı. Berlin dönüşü göğsündeki ağrıların iyiden iyiye artması üzerine Barvikha Sanatoryumu’na yatırıldı. Hasta kalbiyle o günlerin tek tedavi şekli olan sırt üstü yatarak üç ay ölümü bekledi. İki kadın doktoru vardı. Lidya İvanna’dan hoşlanmasına rağmen, Galina ile eve dönmek zorunda kaldı.

nazimickapak
‘KALBİ ANSIZIN DURDU’

Nazım’ın ilk ölümü, asıl ölümünden 10 yıl önce oldu değil mi hocam?
Evet… 1953 yılını sağlık sorunlarıyla geçiren Nazım Hikmet’in kalbi, nisan ayında ansızın gelen ikinci krizde durdu. Enfarktüs, onu Peredelkino'da, evde yakalamıştı. Bereket, yanında doktor Galina vardı. Nazım'ın nabzı durmuştu, nefes alamıyordu. Arbat Hastanesi de Peredelkino'ya 30 dakika uzaklıktaydı. Yetişmesi imkânsızdı. Galina büyük bir cesaretle Nazım'ın kalbine adrenalin iğnesi yaptı. Bu iğne ölen Nazım’ı hayata döndürdü. Ambulans gelene kadar kalp masajı uygulayarak aşık olduğu adama hayat öpücüğü verdi. Ambulans geldiğinde Nazım artık nefes alıyordu, kendisine gelmişti.. Dört ay kadar gene Barvikha Sanatoryumu'nda kaldı. Artık içki, sigara, kadın yoktu. Düzenli yaşayacak, heyecanlanmayacak, üzülmeyecek, sevinmeyecekti. Yolun sonuna geldiğini hisseder, öleceğine inanır, artık depressif bir dönem başlamıştır.

‘YURDUNU GÖRME UMUDU AZALMIŞTI’

Ünlü ‘Vasiyet’ şiirini de o günlerde mi yazdı?
1953 yılında Barviha Sanatoryumu’nda kaleme alır Vasiyet şiirini: ‘Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü / Ölürsem kurtuluştan önce yani / Alıp götürün Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni / Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani / Öyle gibi de görünüyor / Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni / Ve de uyarına gelirse / Tepemde bir de çınar olursa / Taş maş da istemez hani…’ 1957 mayısında Sofya'ya geldi, yanında Galya da vardı. Karadeniz kıyılarında biraz gezecek, hasta yüreğini sakinleştirecekti. Aklı fikri Moskova'da Stalin dönemini eleştiren İvan İvanoviç oyununun galasındaydı. İlk gece, oyun büyük ilgi görmüştü ama hemen yasaklanmıştı. Buna çok üzüldü ve Varna'ya geçti. Boğulacak gibiydi, yüreği çarpıp duruyordu. Karadeniz'in ötesine, oğlu Memed’e şöyle seslenir: ‘Karşı yaka memleket / Sesleniyorum Varna'dan / İşitiyor musun Memed! Memed! / Karadeniz akıyor durmadan / Deli hasret, deli hasret / Oğlum, sana sesleniyorum / İşitiyor musun? Memed! Memed!’

Yüreği yoruldukça hasret şiirleri de artıyor…
Ölmeden önce yüreğindeki hasretler artarken, yurdunu görme umudu da iyice azalmıştı. Açıklarda İstanbul'a giden bir vapur görür. Uzun uzun gemiye bakar. Hasretini, yorgunluğunu ve umutsuzluğunu dört dizeye sığdırıverir:
‘Çok yorgunum, beni bekleme kaptan / Seyir defterini başkası yazsın / Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman / Beni o limana çıkaramazsın…’


Kalbi yorulsa da Nazım Hikmet aşk adamıdır… Sevmeyi sevmektedir…
1958’den itibaren son aşkı olan Vera hayatına girmişti. Artık kalbinde 3 kadın vardı; memlekette oğlu Memed ile birlikte bıraktığı Münevver, 10 yıldır beraber olduğu, hayatını 3 kez kurtaran Galina ve kendisinden 30 yaş küçük Vera…’Ölüm, uslandır beni’ dese de daha evlenmeden Vera onu yormuştu. Doktorlar “Bu kalple aşık olursan ancak 3 yıl yaşarsın’ derler. O da tercihini 3 yıldan, yani aşkla yaşamaktan yana kullanır. O günden sonra tam 3 yıl 4 ay yaşayacaktır. 10 Eylül 1961’de yazdığı şiirinde artık ölümü çok yakınında hissetmektedir:
‘Geliyor sıram / Ansızın atlayacağım boşluğa / Ne çürüyen etimden haberim olacak / Ne gözlerimin çukurunda dolaşan böceklerden / Durup dinlenmeden ölümü düşünüyorum / Sıram yakın demek…’

Hayatının son yılına Vera ile birlikte Paris’te giriyor…
1962 Kasım’ında Nazım ile Vera yorgunluklarını atmak, birlikte gezmek, dinlenmek için İtalya'ya gittiler, yeni yılı Dino'larla birlikte karşılamaya Paris'e geçtiler, kalp uzmanı Dr. Hershel ile görüştüler. Nâzım Hikmet hayatının son yılını Paris'te eşi ve dostlarıyla karşıladı. Hem çocuklar kadar şen, hem de ölümün eşiğindeymişçesine hüzünlüdür bu son yılbaşında… 1963 yılında henüz 61 yaşındadır ama artık yaşlandığını kabul eder. Şubat 1963’te Asya ve Afrika yazarlarının Tanganika’daki toplantısına katılır. Mart ve Nisan’da Berlin’dedir. Nisan sonunda Moskova’ya döndüğü zaman aşırı bir yorgunluk duymaktadır. Ölüm düşüncesi iyice sarmıştır onu, Cenaze Merasimim şiirini yazarak sakin bir şekilde üzülmeden, öfkelenmeden cenazesinin nasıl kaldırılacağını tarif eder: ‘Bizim avludan mı kalkacak cenazem? / Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan? / Asansöre sığmaz tabut / Merdivenlerse daracık / Belki avluda diz boyu güneş ve güvercinler olacak / Belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu / Belki ıslak asfaltıyla yağmur / Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi / Kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem / Bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden, uğurdur / Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma / Meraklıdır ölülere çocuklar / Bakacak arkamdan mutfak penceremiz / Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla / Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar / Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize…’
Sanki ertesi gün hayata gözlerini kapayacakmış gibi cenaze merasimini cesurca anlatan şairin son günlerdeki ruh hali ortadadır. Son sevgilisinden beklediğini bulamamış, üzgün, mutsuz adeta ölümü beklemektedir.

prof-dr

Prof. Dr. Bingül Sönmez

‘EN BÜYÜK ÜZÜNTÜSÜ…’

Ve geliyoruz Nazım Hikmet’in hayattaki son gününe…
2 Haziran 1963 Pazar sabahı, erken uyanmışlardı. Vera yatakta içmesi için Türk kahvesi pişirdi, yiyecek bir şeyler getirdi. Konuşmaya başladılar, daha doğrusu şair karısına anımsayabildiği bütün ayrıntılarıyla yaşamını anlatmaya başladı. İki saat boyunca sürekli anlattı. Annesi, babası, kardeşleri, evlilikleri, cezaevi günleri, açlık grevi ve Türkiye'den kaçışını. Ve geliyoruz hayatının son günü olan 3 Haziran 1963 Pazartesi sabahına. Nazım her zaman olduğu gibi yedi buçuğa doğru yatağından kalktı, posta kutusuna bakmak için kapıya gitti. Birdenbire dizleri çözülüp yere yığıldı. Enfarktlı yürek susmuştu. Onu kurtaracak Galina da yoktu. Vera merak edip kapıya gidince mektuplarla gazetelerin arasında yerde yatan Nazım’ı gördü. Bilinçsizdi, mavi gözleri yarı açıktı. İlk yardıma doktorla ekibi geldiğinde Nâzım Hikmet çoktan ölmüştü. Pasaportunu bulmak için kocasının ceketinin ceplerini karıştırırken kendi fotoğrafıyla karşılaştı Vera. Fotoğrafın arkasında sekiz satırlık bir şiir bırakmıştı ona: ‘Gelsene dedi bana / Kalsana dedi bana / Gülsene dedi bana / Ölsene dedi bana / Geldim / Kaldım / Güldüm / Öldüm…’

Aslında ölüm, onun yaşadığı hasretlere, acılara bir anlamda nokta koyuyordu böylece…
O büyük ozanın ölümüne kadar süren en büyük üzüntüsü, şiirlerinin kendi dilinden, kendi ülkesinde serbestçe yayınladığını görememiş olmasıydı. Kalbi izin verseydi, bir iki yıl daha yaşayabilseydi onu da görecekti. Kısmet, olmadı işte…