Sevgili okurlarım, İstanbul ve çevresinde yaşanan felaket her şeyden önce bizim İBB’yi zor durumda bıraktı. İnsanlar öldü, araçlar sele kapılıp sürüklendi, başımıza hoş olmayan şeyler geldi. Yetkililer tarafından yapılan açıklamalara göre böylesine yoğun bir yağış uzun yıllardan bu yana görülmemiş. Şimdi ister misiniz bizim o anlı şanlı yandaş medyamız harekete geçip İBB’yi suçlasın ve sorumluların orta çıkarılmasını istesin. Valla bakın, yandaşlara karşı çıkmak bizim boyumuzu aşar ama bu kez haklı olurlar! Ben onların yerinde olsam bazı gerçekleri şimdiden haykırmaya başlar ve şöyle derim: “Sayın İstanbul halkı, sayınız 17 milyona ulaştı ama siz yakın geçmişte büyük bir hata yaptınız. İBB’yi bizden alıp CHP’ye ve adına Ekrem İmamoğlu denilen şahsa teslim ettiniz. Oysa biz orasını ne güzel yönetiyorduk! Hırsızlık yoktu, rüşvet yoktu, kaçak inşaatlar yoktu yani! Sizce var mıydı?” Başta İstanbul olmak üzere Türk kamuoyunu böyle bir girişle uyarır ve sonra şöyle derdim: “Böyle bir afetin en büyük nedeni bellidir. Şunu unutmayın, bu olanlar rastlantı değildir... Çünkü aynı gün ve aynı saatlerde Silivri’de İmamoğlu savunmasını yapmaya başlamıştı. Bir yanda o konuşurken öbür yanda tepemize şimşekler yağıyor ve yıldırımlar düşüyordu. Hayır, bu bir rastlantı değildir!..” Böylece çok iyi bir giriş yapmış ve milletimizi uyandırmış olurdum: “Ey ahali hesap sorma sırası şimdi sende. Bu afet yaşanırken İBB neredeydi? Şimdi teknoloji her bakımdan çok gelişti. Söylentilere göre İBB’nin elinde bir aygıt varmış, bir düğmeye basılınca yağmur ve sel bir anda duruyormuş. Yani bu konu da onlara verilen rüşvetler gibidir. Dediğim gibi bu aygıtı AKP iktidarı olarak biz görmedik ama söylenti olarak arkadaşlardan duyduk.” Ve bizim yandaş takımını biraz kızıştırdıktan sonra işi bitirirdim: “Biz şimdi bu afetin baş sorumlusu olan İmamoğlu dahil hepsinin Silivri’de bu nedenle yargılanmasını istiyoruz. İBB bizde, yani AK Parti’de iken böyle bir şey hiç oldu mu? Bir tek vatandaşımızın bile burnu kanadı mı, evlerini su bastı mı, zarara giren oldu mu? Allah şahittir olmadı!.. Çünkü biz sayın cumhurbaşkanımızın izinde yürüyüp gidiyorduk. O yüzden ısrarla diyoruz ki İmamoğlu ve ekibi bu işin de hesabını Silivri mahkemelerinde mutlaka vermelidir!” Böyle bir çağrı belki etkili olur ve gerçekleri halkımızın anlamasını sağlardı! Kayyum Bu iktidar döneminde dilimize eskiden hiç bilmediğimiz ve duymadığımız yeni bir sözcük girdi ama doğrusunun hangisi olduğunu bilmiyoruz.. Bazıları kayyum derken bazıları kayyım diyor. Konu belki önemsiz ama doğrusu nedir diye dün sözlüğe baktım. Bu konuda en güvenilir bilgileri veren ilk kaynak Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat isimli eseri. Orada sadece kayyum var: Kayyum: Cami hademesi, mütevelli. İkinci kaynak Türk Dil Kurumu. Kelimenin doğru yazılışını güncellemiş ve kayyım olarak belirlemiş. Anlamı: Mahkeme kararıyla bir malvarlığını yönetmek veya bir işi korumak için atanan kimse. ★★★ Şimdi gelelim bize... Bu iktidar iş başına gelene kadar biz bu sözcüğü hiç duymamıştık. Ne zaman ki bunlar geldi, karşımıza her vesile ile kayyumlar çıkmaya başladı! Şimdi bir şeyi daha görüyoruz. Bunların yargıda kullandığı avukatları, bilirkişileri varken, meğer hazırda bekleyen kayyumları da varmış. İşte Halk TV’ye üç gün önce atanan yandaş gazete yazarı kayyum! Şirketin bütün varlığı ve yayınları şimdi ona emanet. İstediğini yapacak, istediğini kovacak ya da işe alacak. Sonsuz bir özgürlüğe sahip olacak. Nitekim Halk TV’de üç günden bu yana 24 saat boyunca yöresel lezzetler programı yer buluyor. ★★★ Yayın organına kayyum atanan bir arkadaşa geçenlerde sormuştum... Sizin orada kayyum neler yaptı? Yanıtı ilginçti. “Kapıları polislere kapattırdı ve hiçbirimizi içeriye almadılar. Kimse odasına giremedi ve eşyalarını toplayamadı. Kapı önünde büyük tartışmalar olunca emir verdi ve polisler üç saatliğine geri çekildi. Sadece üç saat odamızda kalabildik ve bir sürü şeyi ve başta kitaplar olmak üzere arşiv malzemesini toplamaya zaman bulamadık. Üstelik masalarımıza çay servisini bile kestiler!” Şimdi herkes, muhalif olan bütün medya emekçileri bu işin ucunun kendilerine dokunup dokunmayacağını bekliyor. Anayasa, basın özgürlüğü falan filan! Ne diyelim kime diyelim!