Geçen hafta Cumhuriyet gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Ata-lay’dan twitter üzerinden bir açıklama aldım. Tamamını orayegin.tumblr.com’da bulabilirsiniz.
Ben Atalay’ın nasıl Cumhuriyet’in en yetkili ağzına dönüşmesini anlatayım.
Pek çok sorun vardı
Akın Atalay’ın Cumhuriyet’in İcra Kurulu’nun başına geçmesi 20 sene öncesine dayanıyor. 1992’de İlhan Selçuk’un gazeteye dönmesinden sonra kurulan koalisyonda pek çok hukuki sorunla baş etmek için oluşturulan genç avukat ekibinin bir üyesi olarak katılmıştı Cumhuriyet’e. Vakıfta yer alan Atilla Coşkun’un ağabeyi Enis Coşkun tarafından önerilmişti; şimdi Atilla Coşkun ve Akın Atalay’ın konuşmadıkları söyleniyor.O zamanlar başta iflas olmak üzere pek çok sorun vardı Cumhuri-yet’te. İşin ilginci genç bir avukat olarak Cumhuriyet’e gelen Akın Atalay zamanla başta Emine Uşaklıgil’le yakınlaşıp kendisine bir nüfuz alanı oluşturmaya başladı.
İlhan Selçuk, bölünmenin ardından Cumhuriyet Vakfı’yla gazetede istikrar sağlanacağını düşünüyordu, ancak hastalandığında bu vakfın bu şekilde yürümeyeceğini anladı ve yeni bir formül arayışına girmeye karar verdi. Ne yazık ki ömrü bir reforma el vermedi. Zira, vakıf oylamalarında hep hassas bir nokta vardı ve İkinci Cumhuriyetçi’lerle Birinci Cumhuriyetçi’ler arasında tek oy belirleyici oluyordu. Bu tek oy çoğu zaman Mustafa Balbay’ındı; onun sayesinde Akın Atalay’ın temsil ettiği İkinci Cumhuriyetçi çizgi gazeteye hakim olamıyordu.
Yetkileri tamamen elinden alınan ve şu an künyede adı göstermelik yer alan İbrahim Yıldız, Hikmet Çetinkaya, Orhan Erinç de Akın Atalay tarafındaydı. Mustafa Balbay da hapisten çıkana kadar bu ekibin karşısındaydı, ancak sonradan ikna oldu. Şimdi yazılarından pişman olduğu anlaşılıyor. Zira sıra ona geldi; belli ki kendisi de bir çıkış yolu arıyor.
Bu iş bitmeyecek
Yeni transfer Aydın Engin’in gazetede yazmasına itiraz eden Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız’a “İcra kurulu böyle karar aldı, istemiyorsan istifa edebilirsin” dendi.
Sonuçta... Şimdi bir tarafta Akın Atalay ve kendisine kurduğu yeni ekip var. Hikmet Çetinkaya da onların yanında. Bir de onlara destek verip pişman olan İbrahim Yıldız ve Mustafa Balbay gibi isimler...
Bu işin burada bitmeyeceği de ortada. Hasan Cemal 1992’de İlhan Selçuk’un geri gelmesini ‘vazo kırıldı’ diye yorumlamıştı; şimdi kırılan sadece vazo olmayacak gibi.
Bu konuyu takip etmeye devam edeceğim çünkü Cumhuriyet gazetesi (ve genel anlamda Cumhuriyet) İkinci Cumhuriyetçilere bırakılmayacak kadar değerlidir.
Para çoğalıyor kültür artmıyor
Zenginleşen Türkiye yalanı
Son 10 yılda Türkiye’nin zenginleşmesinden bahsediliyor ya, benim için bu çarpık büyüme ve zenginliğin en belirgin olduğu yer Ağaoğlu’nun gökdelenleri ya da 16:9 konutları değil de Moda ve Alaçatı’nın, yani ultra-seküler iki kalenin geçirdiği değişim. Buraları, kentli Türk zengini hakkında epey ipucu barındıran inceleme alanlarına dönüştü son yıllarda.
Bugün neredeyse her evin butik otele, her küçük dükkanın lokanta ya da bara dönüştüğü Alaçatı’da değişimin başladığı yıllarda tam da kasabanın ortasında bir kahve vardı. Kahvede oturan kasabanın yerel sakinleri için zaman durmuş gibiydi; etrafta milyonlarca dolara yenilenen evlere ve açılan cafe’lere karşı neredeyse direnircesine oradalardı, kendi hayatlarından ödün vermeden dekorun parçasıydılar.
Birkaç sene sonra o kahve satıldı ve binlerce başka benzeri gibi hiçbir özelliği olmayan bir bara dönüştü. Benim için Alaçatı’da düşen son kaleydi orası; taşra zenginleri büyük kentleri gökdelenlerle talan ederken, sözüm ona şehirliler de bir kasabanın doğal dokusunu bar ve restoranlarla mahvetmekle meşguldü.
İstanbul’dan kaçıp Alaçatı’da yeni bir hayat arayan Türk bohemleri ise bu değişimden hiç rahatsız olmadıkları gibi o bara para kazandırmaya devam ettiler.
Halbuki Provence’a gidip petanque oynayan Fransızları görüp hep “Bizde neden böyle şeyler olmuyor” diye içlerinden geçiriyorlardı; siz bu barların müşterisi olmadığınız için.İstanbul’da herhalde yaşam kalitesinin en yüksek olduğu Moda semtinde ise bir blok içinde dört tane kahve zincirinin açılması son yıllarda kentsel dönüşüm açısından beni en çok şaşırtan gelişmelerden biri oldu.
Bu dört zincir hafta sonları tıklım tıklım; kahvehane ve çay bahçesi kültürü olan Türkiye’de bu zincirlerin tutmasını özentilik dışında açıklayamıyorum. Moda gibi kendine özgü karakteristiği, hatta şairlerin müdavimi olduğu çay bahçeleriyle ünlü bir semtte bu zincirlerden alışveriş yapmak ancak kendi kültürünü bilmemekten geçiyor olmalı.
Aslında ‘zenginleşen Türkiye’ mitosu bilgiye ve görgüye yansımadığı için Türkiye geri kalmış bir modernizmi yaşıyor, hem de en özenti şekliyle. Mesela 90’lardan beri esamesi okunmayan yuppie’ler yeni yeni beliriyor İstanbul’da; yabancı bankalarda çalışıp bütün gün Bloomberg ekranını takip ediyorlar, akşam Mac’te spor, gece de Gaspar’da takım elbiseleriyle takılmaca.
Gençler içinse çay bahçesi herhalde küçümsenecek, Starbucks ise özenilecek bir yer ki para kazandırmaya devam ediyorlar. Tıpkı AVM’lere gidildiği gibi.
Starbucks gibi kahve zincirlerinin Amerika’dan çıkmasının ve burada patlamanın nedeni Amerikan şehirlerinde ‘üçüncü mekan’ (yani ev-iş dışında gidilecek) bir yer olmamasındandı. Starbucks’ın kurucuları Avrupa’da insanların saatlerce oturup çalıştıkları, okudukları cafe’lere özenip bu fikri başlatmışlardı. Şimdi gelinen noktada Starbucks’ın McDonald’s’tan hiçbir farkı yok. Halbuki bizde ‘üçüncü mekan’ hep vardı.
Yeni burjuva sınıfı dünyada giderek daha esoterik ve rafine zevkler keşfediyor. Başta zincirleri reddediyor. Yerel sermayeyi desteklemek hem vicdani bir rahatlama, hem de bir estetik unsuru.
Hatta bu rafinelik giderek çığırından da çıkıyor; “Portlandia” dizi bu konuda mükemmel bir parodi mesela. Organik ürünler, mağara adamı rejimi, süt ürünlerini dışlamak, hangi tavuğun ne kadar serbest dolaştığı, mobilyalardaki tahtanın hangi ormandaki ağaçtan geldiğine dair takıntılı bir sınıf oluşmaya başladı dünyada. Hatta bu giderek alternatif değil, Batı metropollerinde norm haline geldi.
İstanbul’da hâlâ Whole Foods, yani Coca-Cola satmayı reddeden bir süpermarket açılmayışı bu insanların zenginleşen Türkiye’de ne kadar önemsiz olduğunun göstergesi.
Bilginin hızlı dolaşımıyla birlikte dışarıdan etkileşime çok hazır Türkiye’nin, en azından İstanbul’un belli bir kesiminin, daha çabuk Portlandia’laşacağını öngörürdüm. Halbuki Türkiye’nin dünyayla arasındaki kültürel açılımın giderek açıldığını görüyorum.
Adeta dalga geçer gibi, ABD’de bilinçli tüketicinin artık yüzüne bakmadığı Cold Stone Creamery adlı dondurma zinciri Kadıköy’e açıldı. Kanyon’la Metrocity arasına da bir tane daha AVM yapılıyor.
Bir Demirtaş notu
Yine mi hayal kırıklığı?
Tespiti zamanında Perihan Mağden yapmıştı sanırım; bu ülkede kime destek olsak, kimi savunsak bir süre sonra hayal kırıklığına uğruyoruz, rezil oluyoruz diye. Selahattin Demirtaş’ın, Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilme töreninde ayakta alkışlamasını izledikten sonra bunu düşündüm.
İlk defa bir siyasi liderin seçim öncesi hemen her söylediğine katılıyordum, neredeyse bir umut olabileceğini düşünüyordum.
Hatta bir arkadaşım “Selahattin Demirtaş entelektüel namusumuz oldu, bizi AKP-Cemaat arasında taraf tutmaktan kurtardı” demişti.
Ve aynı Selahattin Demirtaş kalktı Erdoğan’ı ayakta alkışladı...Şimdi bunun koşa koşa kahvaltıya giden Mustafa Sandal’dan ne farkı var? Başbakan’ın önünde başını eğen Ferit Şahenk’e dönüşmedi mi bir-den? Bunlar Ufuk Uras’tan beklediğimiz davranışlar değil mi? Bu durum basit bir nezaketle açıklanamaz. Demirtaş’ın bir açıklama borcu vardır.