
Bu duygunun tohumları nasıl ekilmişti bilmem, kardeşimle benim küçüklüğümüzdeki en büyük derdimiz anne, babamızı kaybetmekti.
Onların akşam dışarı çıkmasına bayılırdık; hazırlanmalarını, annemin biraz makyajla bir afete dönüşmesini izler, onlar çıkar çıkmaz da bize yasaklı yerlere saldırırdık.
Bir süre sonra o çanta, bu dolap, o çikolatalar biter, niyeyse “Ya gelmezlerse” derdine düşer, fena senaryolar yazar, acıklı şarkılar söylemeye başlar, sonra da hıçkıra hıçkıra ağlarken uyuyakalırdık.
Gözyaşlarımızla ıslanmış yastıklarımızda bizi sarmaş dolaş bulan Jülide ile Erol, ertesi gün anne babasına yeniden kavuşmuş iki kızın heyecanıyla eğlenirdi.
O ‘tarifsiz sevgi’ ifadesi var ya
Bugünden bakınca bu bana çok komik de gelse, bugün de beni en çok ağlatan şey bir şekilde annemin sözü ya da onların özlemi oluyor.
Geçenlerde bir kitabın arasından kayıverdi... Bir dergide kırmızı, boş bir alan görmüş, onu kalp şeklinde kesmiş, üzerine şunları yazmış annem:
“Bebeğim, sen her geçen gün büyüyorsun ve hayat, seni sürekli kendini ispatlamaya çağırıyor.
Oysa ben, seni ilk taşıdığım günden beri kıymetini biliyorum ve seni tarifsiz seviyorum. Nice yıllara bir tanem. Annen Jüli...”
Sevmesi yetiyor
“Hayat seni sürekli kendini ispatlamaya çağırıyor” satırlarının annemden çıkması bana öyle ironik geliyor ki...
Sanırım, belki hemen her dediğinin aksini yaptığımdan belki çok dik başlı davrandığımdan, bilmiyor, ama şu hayatta beni bir şeyler ispatlamaya çağıran ya da benim bir şeyler ispatlamaya çalıştığım yegane kişi her daim annem oluyor.
Üstelik bunun için baskı kurması da gerekmiyor; beni sevmesi yetiyor!

Kızım o benim
Annem hemen hemen hiçbir kararımı ya da tek bir yazımı beğenmiyor...
1 yıl başka ülkede kalmak isteyip gittim diye 3 ay küs kalıp, ‘Çıplaklar restoranı açılıyor; yer ayırttım, 10.463’üncüyüm’ başlığını attım diye 2 gün konuşmayabiliyor!
18 yıl masa başı çalışmışım; anneme yetmiyor, artık evden ya da neredeysem oradan çalışıyorum ya, annem beni bayağı bir ‘işsiz’ buluyor.
Sürekli eğitimimden, ‘eskiden’ ne kadar başarılı ve zeki olduğumdan dem vurup kimi zaman kazandığım para, kimi zamansa titrimden duyduğu hüsranı dile getiriyor.
Sonra bir okuyucu bana “Merhaba Nilay Hanım. Bugün ilginç bir şey oldu. Vapurda köşenizi okudum, sonra uçmasın diye gazetenin üzerine oturdum. Karşımda anneniz oturuyormuş. Beni kaldırdı, fotoğrafınızın olduğu yeri yırttı, ‘Kızım’ diyerek çantasına koydu. Çok şekerdi” yazan bir e-mail atıp gözlerimi yaşartabiliyor.
Haraşo örgü ilişkiler...
Annem bu; domates tartan pazarcıya “Bu kız tüm okulları birincilikle bitirdi, diş fırçalarken kitap okurdu” diye anlatmaya başlıyor. Ben onu her sevdiğimi söylemeye kalktığımda, fırsat buluyor ya, bütün istek ve tüm kusurlarımı kusuyor.
Oysa kızı onu özlüyor. Nilay ara ara annesini cam önü çiçekleriyle konuşurken, hediye alma bahanesiyle oyuncakçıya girip her şeyle oynarken, mutfakta yalan yanlış sözlerle şarkılar söylerken izleyip gülüyor...
Ya da annesinin, Ferhat Göçer’in ‘Cennet’ şarkısını 12 bininci kere dinleyişinden, her defasında “Baban, bu şarkı sana derdi”, deyişinden sıkılıyor gibi görünse de aslında Nilay’ın da gözleri dolabiliyor.
Ya da Nilay, yol ortasında kendisine “Çok fit görünüyorsunuz. Hangi sporu yapıyorsunuz?” diye soran televizyon sunucusuna “Pasif jimnastik” yanıtını verip sonra da “O da ne ya... Nasıl yapılır ki?” diyerek kendisiyle birlikte kameramanı da gülme krizine sokan annesine hayran olabiliyor...
Koca bir yastık gibi
Anne bu, sen yüksek bir tramplende yürürken aşağıdaki koca yastık gibi... Yükseklere çıkabilirsin, incecik ipler üzerinde birileriyle ya da yalnız yürüyebilirsin ama düştüğünde aşağıda pamuk annenin seni beklediğini bilirsin...
Ben bu satırları daha önce de yazdım ama bir türlü anlatamadım.
Anneler Günü’nün hemen ‘dibi’, çoğu zaman da ta kendisi 9 Mayıs, aynı zamanda benim annemin yaş günü...
Günümüz annelerini hiç anlamıyorum, anne olsam seni daha iyi anlar mıydım; hiç bilmiyorum.
Anne, kusura bakma yüzüne söylenmiyor: Her ne kadar endişe etsen de güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyorsun ve ben, beni kucağına aldığın, benim de hastane odasında yüzünü yaladığım o günden beri seni tarifsiz seviyorum...
Kızın Nilay:)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni nasıl bilirsiniz?
Kumarhaneleriyle, Mehmet Ali Erbil ve Serdar Ortaç’la, Sibel Can ve Ebru Gündeş konserleriyle değil mi? Özellikle de hiç gitmemiş insanların zihninde... Çünkü orayla ilgili çıkan haberler sağ olsun hep böyle...
Nisan ortasında Kıbrıs’ta yazı yaşayan, uygun fiyatlara çok güzel ortamlarda harika yemekler yiyen, güzel aksanlı insanlarla tatlı muhabbetler eden, güzel bitkiler, harika bir deniz gören, kısacası Ada’ya aşık olan dört arkadaş için yavru vatan bundan çok daha fazlası. Biraz açayım...
Direksiyon sağda ama...
Sağda direksiyona alışmak çok da zor değil. Kıbrıs’ta kiralık otomobillerin plakası kırmızı üzerine siyah (normali sarı-siyah), bence millet biraz da bundan kiralık araba kullanana karşı daha anlayışlı ve dikkatli. Mis gibi yol yaptık...
Adı üstünde: Güzel ülke
Bir gün de Bellapais’e gittik; ‘Güzel Ülke’ anlamına geliyormuş. Adına nasıl da yakışır bir yerdi. Yemyeşil, derin yarlar, güzel yamaçlar, kaynak sular, mis gibi kokan enteresan çiçekler, bakımlı alanlar... Bellapais Manastırı gotik sanatının Yakındoğu'daki en iyi örneği sayılıyormuş; çok etkileyiciydi. Gezilebiliyor ve eskiden yemekhane olarak kullanılan, akustiğini benim bile test edebildiğim bölümünde şimdi klasik müzik konserleri, piyano resitalleri yapılıyor.
Masaüstü fotoğrafı yapılır!
Ama o Dip Karpaz tarafı yok mu! Yollar nasıl keyifli ve keşfe açık. Çektiğim deniz, koy fotoğraflarından yüzlerce ofis çalışanına masaüstü fotoğrafı olur! Karpaz’ın uç noktasında bir minik, kulübe restorana gittik. Köfte, patates, anne usulü balıklar ise Sea Bir’deki Furkan tarafından günlük olarak tutuluyor, siparişle yapılan salatanın malzemeleri en yakın köyden. Bungalovlar var, geceleri yıldız izlemelikmiş. Öyle diyorlar... Sabah da harika bir denize uyanıyorsun. Ya da peysaj mimarı Celen Kamburoğlu’nun evinin etrafını saran Babil Bahçeleri adlı botanik alan; onlarca başka bitki, çiçek ve ağaç. Onlardan satın alabiliyorsunuz da... Kıbrıs’ta doğal olarak yetişen 30’un üzerinde orkide türü varmış ve mart-mayıs ayları arasında orkide keşif yürüyüşleri yapılıyormuş.

Ah o kitabevi!
Kitapsever biri için cennet olan Rüstem Kitabevi’ne gidiyoruz. Yanı ve açık hava arka bahçesiyle de kahve. Üst katında çok özel, kimi ilk baskı kitaplar arasında öğle yemeği de yiyebiliyorsunuz. Rüstem Kitabevi babadan oğula korunmuş, 80 yıllık. Sahipleri aşkla iş yapıyor. Eskileri saklamışlar sergiliyorlar, anlatıyor ve paylaşıyorlar. Kıbrıs tarihine dair gerçek hikayeleri, kadınların öyküleriyle dinleyebileceğiniz kitapları da var. Öyle ilgili, gerçek ve öğreticiler ki ailenizin kitaplarını onlara devredesiniz geliyor.
Sahi kim Kıbrıs’a kumar, alaturka konser yeri diyor!
Neredeyse 55 çeşit, 55 TL
Yeme-içmenin bizi şoke eden ucuzluğu akıl uçuran cinsten. Bir yere gittik; iki genç elleri meze dolu geldi. Seçeceğiz sanıyoruz; hepsini bırakıverdiler masaya. Sayıyorum, sayamıyorum, 25 mi, 27 mi derken iki de salata. Ve mezelerin bir tanesi bile masaya ‘öylesine konmuş’ değil! Derken sıcaklar; mini içli köftelerden kendi yaptıkları pastırmaya! Ömerli Meyhane’nin Ömer’i bisiklet lastiğinden et çevirme sistemi yapmış! Şişler, şeftali kebapları, sabır kebabı... Üzerine de katmerinden kamçılı denen çeşidine 7 farklı tatlı! Neredeyse 50-55 çeşit. Gerilimli beklemem sonucu ise hesap, kişi başı 55 TL!