Süleyman Demirel genç yaşta Devlet Su İşleri (DSI) Genel Müdürü oldu. Ehliyet, dirayet ve zekasıyla büyük projeler, büyük icraatlara damgasını vurdu. Kısa zamanda bürokraside bir efsane ve şöhret oldu. Barajlar Kralı olarak anılmaya başladı. Yabancı uzmanlar, o tarihlerde DSİ’nin Türkiye’deki diğer tüm kurumların en az 30 yıl önünde olduğunu söylüyorlardı.
Bu karizmayla 1965 yılında Başbakan oldu. O yıllarda İran Şahı Rıza Pehlevi, eşi Kraliçe Farah Diba’yla Türkiye’yi ziyaret etmişti.
Nazmiye Hanım, Çubuk Barajı’ndaki Atatürk Köşkü diye anılan binada kraliçe onuruna, “yalnız bakan ve bazı büyükelçi eşleriyle, tanınmış kültür-bilim adamı hanımların katıldığı” bir çay partisi “resepsiyon” verdi.
Ben o tarihlerde Ankara Barajlar Müdürü görevinde bulunuyordum. Bu partiyi müdürlüğümüz hazırladı.
O dönemde İran özellikle Tahran en az Avrupa’dakiler kadar modern, çağdaş bir başkentti. O dönemin “devlet zirvesi” şimdiki İran ya da Türkiye’deki gibi molla sıkma başlar içinde değildi.
Barajdaki resepsiyonda Diba görkemli bir kraliçe, Nazmiye Hanım tam bir leydi görünümündeydi. Sade ama zarif kıyafeti, sevecen sohbetleri, vakur davranışlarıyla herkesin övgüsünü kazandı.
Farah Diba, gazetecilere Nazmiye Hanım’la, Atatürk devrimleri, kadın kazanımları ile ilgili sohbetlerinden etkilendiğini beyan etti.
İslamköy’den gelip, bir Başbakan eşi olarak üst düzey bir devlet protokolünde ilk kez üstün ve saygın kişiliğini kabul ettiriyordu.
O hiçbir zaman konumunu taşıyamayan taşkın davranışlar içinde olmadı.
Hayat boyu Demirel’in can yoldaşı, hayat iksiri, herkesin ablası, annesi oldu.
Demirel, ülke sorunlarını, Anadolu’yu avucunun içi gibi biliyordu. 1970’e kadar Anadolu’da yolsuz, susuz, elektriksiz bir tek köy, kasaba bırakmadı.
Atatürk’ün çağdaş devrimlerine, demokrasiye inançlı ve saygılıydı. Şimdikiler gibi başta laik Cumhuriyetin tüm değer ve kazanımlarını bir bir yok etmiyor. Demok- ratik hakları gereği yürüyüş yapanlar, konuşanları zehirli biber gazı ile coplatmıyor. Aksine konuşan Türkiye istiyor. Sokaklar yürümekle aşınmaz diyordu.
Kendisini kıyasıya eleştiren gazetecilere kin gütmüyor. İşinden kovdurup, zindana attırmıyordu.
Biz de zaman zaman onu eleştiren yazılar yazdık. Ama hiçbir zaman en ufak bir serzenişte bulunmadı. Şimdi bunları görünce Demirel mumla aranıyor.
Demirel devletin temel direkleri asker ve yargıya saygılıydı. Yüksek yargıdan kendisi ve hükümetleri aleyhine çıkan kararlara karşı yargıyı lanetlemiyor. Ayak bağı oluyorlar diye yargıyı çökerten yasalar çıkartmıyordu.
Kendi iktidarını darbe ile deviren askerden intikam almıyor. Aksine askeri güçlendirmek için özen gösteriyor. Bu şekilde 2000 yılında terörü sıfırlatıyor. PKK’ya teslim olup ülkeyi parçalatmıyor.
Demirel, devlet adamlığını siyaset adamlığının önünde tutuyor. Hukuk ulema ve otoriteleri Hikmet Sami Türk, Sami Selçuk gibi 28 Şubat’ın bir darbe olmadığını söylüyor, darbe “iktidara el koymakla olur” diyecek bir fazilet gösteriyor.
Memleket kötüye gidiyor dediği için Başbakan onu “Çoban Sülü” diye istiskal (hor görme) ediyor. Oysa Demirel, “Ben Başbakanlığa ne din simsarlığı ne cemaat, ne de Amerikan uşaklığıyla değil, Çoban Sülü olarak halkın içinden, halkı kucaklayarak geldim” diye gururlanıyordu.
Demirel, örnek bir Cumhurbaşkanı oluyor. First Lady Nazmiye Hanım ise Anadolu kadınının dürüstlüğünü, berraklığını, tevazuunu simgeliyordu.
O, eşi Başbakan olduğunda DSİ Genel Müdürlüğü’nden kalma evini boşaltmıyor. Kaşaneler, saraylarda saltanat sürmeye itibar etmiyor. Yüzlerce korumayla dolaşmıyordu.
Yurt dışına çay davetlerine gitmek, akrabayı taallukatı görmek için devletin özel uçaklarını kullanmaya tenezzül etmiyordu.
Evine gelen misafirlere ikramı büyük bir tevazu ve nezaketle kendi elleriyle yapıyor. Çankaya’da First Lady olunca Atatürk’ün köşkünde, tarihi objeler ve anıların koruyucusu olma erdemini gösteriyordu.
Demirel 40 yıl boyunca 7 defa gidip, 8 defa geliyor. Bu süreçte Nazmiye Hanım her zaman onun güvencesi ve barınağı oluyor.
O bir abideydi. Kendisine Tanrı’dan rahmet, Demirel’e de sağlıklı ömürler diliyoruz.