Kars’ta doğduğum ilçenin adı Susuz ama isminin aksine bol sulu bir yerdir.

Her tarafından dereler geçer.

Çevreleyen dağlardaki gözelerden su fışkırır.

Biz, sahip olduğumuz toprakları suya ulaşma biçimine göre üçe ayırırız.

- İlki “çöl” dediğimiz yer. Sulama imkânı olmadığı için suyla buluşması yağmura ve kara kalmış arazilerdir. Genellikle arpa, buğday, yulaf ekeriz. Nadasa bıraktığımızda da “haros” deriz ve topladığımız otu kış için depolarız.

- İkincisi “çayır” dediğimiz yer. Sulu arazi ancak haros gibi hayvanlara kışlık ot yetiştirmek için kullanılır.

- Üçüncüsü ise sizin bostan da diyebileceğiniz, bizim “napızar” dediğimiz tarlalar. Haroslarda, çayırlarda nasıl hayvanlar için kışlık besin stoku yapıyorsak, napızarlarda da kendimiz için besin stoku yaparız. Genellikle kartol (patates), mısır, lahana, soğan gibi bitkileri yetiştiririz. Kış boyunca yeraltı deposu olarak kullandığımız “badval”larda sakladığımız o patatesleri yeriz. (Bu arada daha önce de yazmıştım: Çocukluğumun en büyük travmalarından biri de badvala inip patates çıkarmaktı. Ben kovaya patatesleri doldururken çirkin suratlı kurbağalar etraftan seyrederdi. O kurbağalar yüzünden ellerimize çıkan siğiller kâbus gibiydi.)

★★★

Öyle kartol deyip geçmeyin.

Ekiminden hasadına, çok zordur yetiştirmek.

İki ayrı çapası olur mesela.

İlki fideler yeni yeni çıkmaya başladığında çevrelerindeki toprağı yumuşatmak içindir.

İkincisinin amacı, fideler boy verdiğinde, etraflarını yumuşak toprakla doldurup, bu vesileyle kartol sıralarının aralarına sulama arkı açmaktır (bizde arka “harık” derler, bundan sonraki bölümde ark yerine harık ifadesini kullanacağım).

Bütün çocuklar için angarya olsa da ben ikinci çapayı daha çok severdim.

Sevme nedenim işin kolay olması değil, bir süre sonra kartol sulamaya başladığımızda çapayla yaptığımız harıkların nasıl işe yaradığını görmekti.

İkinci çapadan daha çok sevdiğim ise kartol tarlasını sulamaktı.

[caption id="attachment_7624544" align="alignnone" width="600"] Üniversite öğrencisiyken kartol tarlasında harıkların dolmasını beklerken...[/caption]

Müthiş bir ritmi vardı.

Malakanlar zamanında yapılmış kanal sisteminden tarlaya bağlanan ana harıktan gelen su, iki ya da üç kartol sırasının arasındaki harıklara akıtılırdı. Hepsini tek kanala akıtsak, harık hızlıca dolar ama su toprağı önüne katıp götüreceğinden bitkiye zarar verirdi.

Beş-altı harığa aynı anda akıttığımızda ise su harığın sonuna zor çıkardı.

O yüzden o ritmi yakalamak önemliydi.

O ritim benim (ve belki başka çocuklar) için aynı zamanda eğlenceli bir oyundu:

Suyu bağladığım harıkta sonuna kadar takip ederdim. Bazen kâğıttan yaptığım gemiyi ya da bir karpuz kabuğunu, onları bulamasam kuru bir yaprağı suyun üzerine bırakır harık sonuna kadar yanında yürürdüm. Deniz görmemiş bir çocuğun kağıttan bir gemiyi saatlerce izlemesi nasıl bir duygudur bilir misiniz?

O suyu takip etmenin bir saşka güzel yanı daha vardı.

Kuru toprakla buluşma anını görmek.

“Su yolunu bulur” derler ya hep...

Ben işte bu sözün derinliğini, anlamını hep o kartol tarlalarında o harıklarda görüp öğrendim.

Toprakla suyun buluşmasından yeni bir hayat filizlenirdi hep.

Toprak ve suyun buluşmasından filizlenen o hayat bizi beslerdi hep.

İnsanlar olarak varlığımızı, yaşamamızı biraz da toprakla suyun buluşmasına borçluyduk.

★★★

O yüzden, Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi’nin “Kuraklık riski de vardı. Bir taraftan 15 canımızı aldı ama diğer taraftan toprak suya kavuştu.” sözlerini işittiğimde kartol suladığım günler aklıma geldi.

O zaman öğrenmiştim ve hiç unutmamıştım:

Toprak ve su hayat vermek için buluşur.

Can almak için değil.

Eğer toprak cansız bedenlerle buluşmaya başladıysa o işte bir yanlış vardır ve siz o yanlışı “ama toprak suya kavuştu” diye geçiştiremezsiniz!

Bugün Çanakkale Deniz Zaferi’nin 108. yıldönümü. Bu vesileyle Çanakkale Boğazı kıyılarında toprakla buluşan canlarımızı, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bütün Çanakkale kahramanlarımızı şükranla anıyorum.

Ruhları şad olsun!