Reklamsız Sözcü
BURAK GÖRAL

Bazen yaşamak, başlı başına bir mahkumiyet!

2 Haziran 2018

“Ahlat Ağacı” öğretmenlik mezunu Sinan'ın baba ocağına, Çanakkale'nin Çan ilçesine gelişiyle başlıyor. Sinan atanmayı bekleyen on binlerce öğretmen adayından biridir artık. Üstelik tek sorunu da bu değildir. Ailesi ciddi bir maddi krizin içindedir. Annesi ve babası maddi sıkıntılardan dolayı sürekli atışmaktadır. Kız kardeşi zaten ayrı bir dünyadadır. Babası ise hayatındaki büyük hayal kırıklıklarını, başarısızlığını, şanssızlığını, yitirdiği itibarını gizleyebilmek için yoğun çaba göstermektedir. Bütün maddi umudunu emekli olunca alacağı ikramiyeye bağlayan İdris, at yarışları yüzünden sıfırı tüketmiştir.

Sinan'ın babasının bu halinden duyduğu memnuniyetsizlik, onu beğenmemesi ve onun gibi olmaktan endişe duyması en baskın hissiyatıdır bugünlerinde… Bir yandan da, tükenip gideceği daha en baştan belli gençliğiyle nerede ne yapacağını bilememektedir. Bu tükenmişlikten onu kurtarabilecek tek bir şey belki de hayalindeki gibi bir yazar olabilmek. İlk kitabını bir bastırabilse, belki her şey bambaşka bir yöne doğru ilerleyecektir. Sinan'ın yolculuğu da Odysseia'nınki gibi uzun ve bol diyaloglu bir yol olacaktır.

Önce babayla hesaplaşma açısından bakarsak Sinan'ın babası İdris'e bir zamanlar her erkek çocuğu kadar hayran olduğunu söyleyebilmek mümkün belli ki. Ancak aile babasının ailenin gözünden düşüşü çok acı bir vakadır gerçekten de. Sinan'ın annesi bir zamanlar duyduğu aşk hatırına bağlı kalmış İdris'e. En güzel yaşında yokluk içinde yaşamaya mahkûm olmuş ergen kızının babaya düşkünlüğü ise çoktan bitmiş. Sinan'ın cebindeki üç kuruşuna bile tamah eden babanın itibarı hem dışarıda hem de evin içinde yerlerde. İdris bir tek çok sevdiği köpeğine ve içindeki şakaya vurma içgüdüsüne sığınmış. Bir de tabi köylünün ve babasının ‘boşuna uğraşıyorsun' dediği, İdris'in bir gün suya ulaşacağı hayali kurarak sürekli kazdığı derin kuyu… Sinan'ın da bu çıkışsızlık içindeki en büyük korkusu bir gün babasına benzemesi, o kuyunun içine mahkûm olması.

ahlatagaci3
Peki Sinan'ın çıkışsızlığı sadece taşradaki bir küçük kasabalı olmasından dolayı mı? Ahlat ağacı, filmde de belirtildiği gibi şekilsiz, estetik bir özelliği olmayan, uyumsuz bir ağaç türü. Sinan da en başta kasabayla, arkadaşlarıyla, çevresindeki insanlarla ve neredeyse bütün ülkeyle sorunlu bir genç adam. Zaten arafta bekler gibi atama bekleyecek belki yıllarca. Atanamayan öğretmenlerin çoğunun yaptığı gibi polis olmak zorunda kalacak, arada protestocu gruplara dalacak copuyla kalkanıyla ve biriken stresini öyle atacak (!) ya da babası gibi üç beş kuruşa muhtaç yaşayıp gidecek. Bu yüzden “Ahlat Ağacı” adını verdiği ilk kitabıyla bir çıkış yolu arıyor Sinan.

Yok mu bir çıkış yolu?

Film boyunca onun çeşitli insanlarla girdiği uzun diyalogları izliyoruz. Yakında mecburen evlenmek zorunda kalacak eski bir kız arkadaşla (başlı başına mükemmel bir sahne) yaptığı yarım yamalak flörtöz oyuna şahit oluyoruz önce. Hatice de bu oyunun kazanan tarafı değildir ama yine de Sinan'ın canını yakmayı başarır. Sinan diğer bir darbeyi Hatice'nin eski erkek arkadaşı, eski dostu Rıza'dan yer. Sinan kitabına belediyeden destek ararken neredeyse alay edilir, belediye başkanının yönlendirmesiyle inşaat sektöründen bir ağabeyden destek almayı dener. Bu ağabey, eğitimin günümüzde çok da önemli olmadığından dem vurarak nasihatlarla yollar Sinan'ı.

Sinan'ın yolu aynı bölgeden çıkmış, kitabı biraz ilgi görünce ‘yırtmış' bir yazar ağabeyle kesişir sonra. Sinan'ın hayranlıkla karışık iğneleyici ve hırçın konuşması aslında bir yardım çığlığıdır. Ama yazar bir yerden sonra patlar ve Sinan'a bir darbe de oradan gelir.

Bu sahne başlı başına bir film olacak kadar yoğun aslında. Sanatçının sahiciliğini, özgürlüğünü, sorumluluğunu düşündüren bir kapışma izliyoruz. Sinan'ın egolu çıkışı en başta sevimsiz gelse de çok anlaşılır bir refleksle yaptığı o kadar ustalıkla gösteriliyor ki, bu sahneler filmin en başarılı bölümünü oluşturmuş diyebiliriz.

Sinan bir diğer karşılaşmayı iki imamla gerçekleştirdiği uzun bir yürüyüşte yaşıyor. Biri daha gelenekselci öbürü daha yenilikçi olan iki genç imamla din ve inanç üzerinden kendi konumlarını birbirlerine anlatmaya çalışıyorlar.

Aslında bütün bu konuşulanlar “biz bu elimizdeki hayatla ne yapacağız, nasıl yaşayacağız?”ı aramakla ilgili. Yani tam da felsefenin en temel sorularından birini aradığımız o mezuniyet sonrası düşülen boşluğun filmi bu.

ahlatagaci4
O yüzden izlerken aklım elbette Ceylan'ın sık sık yararlandığı Çehov öykülerine, hatta Sait Faik hikayelerine gittiği kadar bizde “Gönülçelen” adıyla da bilinen Salinger başyapıtı “Çavdar Tarlasında Çocuklar”a (The Catcher in the Rye) da gitti geldi. Bu, dünyanın en sevilen fetiş romanlarından birinin esas kahramanı Holden Caulfield da Sinan gibi hep ‘başka türlü bir şey'in arayışında olan, bir sürü sıkıntının içinde boğuşan, aklına geleni yapan uyumsuz bir genç adamdır. Sinan'ın yolculuğuyla Holden'ın yolculuğu arasında da bazı benzerlikler kurmak mümkün.

Zorlu bir meydan okuma

Nuri Bilge Ceylan, adındaki gibi bilge filmler yapmayı sürdürüyor. Zira karşımızdaki film başı-ortası-sonu olan klasik bir hikaye değil. Düşünen ve düşündüren bir eser. Filmin anlatımında Ceylan'ın diğer filmlerinde görmediğimiz kimi farklılıkların bazı genç seyirciler tarafından hata olarak algılanması ise bir bakıma üzücü. Ceylan özellikle kurguda farklı şeyler denemiş, mesela tıpkı başka bir kıymetli yönetmen Martin Scorsese gibi planlar arasındaki devamlılığı aşırı bir titizlikle kurmayıp serbest bırakmış. Bazı zaman atlamalarını ses köprüsü, diyalog köprüsü ve üst seslerle halletmiş. Bazı sahnelerdeki ışık patlamalarına izin vermiş. Eserinin özünü biçime kurban vermemek için görsellik anlamında elini de biraz tutmuş sanki bu sefer. Diyalogların sustuğu anlarda güzel resimlere yer açmış en çok.

Bu hikayeyi anlatabilmek için her şeyin en zorunu seçmiş adeta. Süresi çok uzun (neredeyse 190 dakika). Tek bir klasik müziğin sadece giriş kısmını epizodik ayraç gibi kullanmış. Bazı bölümlerin diyalogları aşırı yüklü, özellikle imamlarla yürünen uzun yolda, ayrı düşüncelerdeki üç kişinin sürekli referanslar göstererek birbirlerini ikna etme çabaları izleniyor. Karakterler de olanca gerçekçiliklerine rağmen hemen seveceğiniz, kanınızın çarçabuk ısınacağı karakterler değiller doğrusu.

Ama Aydın Doğu Demirkol ve Murat Cemcir gibi komedi geleneğinden gelen iki oyuncunun da baba-oğul kompozisyonlarını beğenmemek epey zor. Özellikle Murat Cemcir'in işi bir hayli zormuş doğrusu. İdris durumunu sık sık şakaya vursa da komikten ziyade trajik bir karakter. Doğu Demirkol'un soğuk duruşu ise seyircide ona karşı oluşabilecek özdeşleştirmeyi güçleştiriyor elbette. Zaten aksi türlü olsa film bir melodrama dönüşebilir hatta giderek arabesk bir hal alabilirdi. Bu arada Bennu Yıldırımlar'a da bir tebrik göndermeli. Çünkü onun oynadığı karakter konumu dolayısıyla en rahat arabeskleşecek karakter. Ustalığıyla üstesinden gelmiş oyuncu. Serkan Keskin'in Sinan'ın atıştığı yerel yazar rolündeki katkısı da yine olağanüstü…
ahlatagaci5
Son yıllarda dünyada giderek daha çok ilgi görmeye başlayan tek ya da iki perdeli uzun hikayeler anlatan usta işi filmlere yeni bir Nuri Bilge Ceylan katkısı “Ahlat Ağacı”. Ama belki de diğerlerinin çok azında olan ince detaylarla bezeli aynı zamanda: Sinan'ın Truva Atı'nın içinde gizlenmesi, elma çalan imam (sen de mi yasak elma peşine düştün imam efendi?), Nobel istemeyen yazar, kitap okumaya meraklı inşaatçının kütüphanesi, İdris'in köpeği, Yılmaz Güney'in ‘Umutsuzlar' filmi, karıncalarla uyuyan bebek ve baba gibi son derece parlak fikir ve referanslar bütün filmi seyirci için de bir yolculuğa çeviriyor.
İzleyenlerin kendi babasıyla ve kendi babalığıyla hesaplaşabileceği büyük, uzun ama akıcı bir sinemasal yolculuk “Ahlat Ağacı”.

4,5 yıldız
Ahlat Ağacı
Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Senaryo: Akın Aksu, Ebru Ceylan, Nuri Bilge Ceylan
Oyuncular: Aydın Doğu Demirkol, Murat Cemcir, Bennu Yıldırımlar
188 dakika, 7+

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp more