Sözcü Plus Giriş
SİNAN MEYDAN

Atatürk’ten Ortadoğu dersi

22 Ocak 2018

“Aynı emperyalist devletler aynı derecede şiddetle Türk'ün de, Arap'ın da, Irak'ın da, Anadolu'nun da, Suriye'nin de düşmanlarıdır. (…) Şu halde, Anadolu'nun, Irak'ın, Suriye'nin hayatı ve menfaatleri pek sıkı bir tarzda birleşmiş bulunuyor. Demek oluyor ki, Türklerle Iraklılar ve Suriyeliler arasında sıkı bir dostluk ve uyum siyaseti gerekir.” (Hâkimiyet-i Milliye, 26 Temmuz 1920)

Geçen hafta ABD'nin, Suriye'nin kuzeyinde bir “sınır güvenlik gücü” oluşturacağını açıklaması üzerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'nin Afrin'e operasyon yapacağını açıkladı. 20 Ocak'ta “Zeytin Dalı” adlı operasyon başladı. Görülen o ki, 16 yıldır Türkiye'yi yönetenler, bugünü öngöremediler. Mesela Türkiye açısından Irak'ın ve Suriye'nin toprak bütünlüğünün önemini kavrayamadılar. Sonuçta hükümetin “hamasete” dayalı Ortadoğu politikası iflas etti. Bölünmüş Irak ve parçalanmış Suriye, bugün Türkiye'nin başını ağrıtıyor. Buralardaki terör örgütlerinin faaliyetleri, nüfus hareketleri, emperyalist güçlerin nüfuz çatışmaları, Türkiye'yi doğrudan etkiliyor.
Oysaki Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Atatürk'ün Ortadoğu politikası hayale ve hamasete değil, yalın gerçeklere ve ulusal çıkarlara dayalıydı.
Bayat ezberlerin aksine Atatürk, hem Milli Mücadele'de hem de Cumhuriyet döneminde genelde tüm İslam dünyasıyla özelde ise Ortadoğu ülkeleriyle çok iyi ilişkiler kurdu.

Atatürk, 1938'de öldüğünde birçok İslam ülkesinde günlerce yas ilan edilmiş, Atatürk'ün anısına özel gazeteler ve dergiler hazırlanmıştı. İşte o dergilerden biri.

Atatürk, 1938'de öldüğünde birçok İslam ülkesinde günlerce yas ilan edilmiş, Atatürk'ün anısına özel gazeteler ve dergiler
hazırlanmıştı. İşte o dergilerden biri.

MAZLUM MİLLETLER CEPHESİ


Atatürk
, emperyalist Batı'yı “zulüm dünyası”, onun sömürdüğü Doğu'yu ise “mazlumlar dünyası” olarak adlandırıyordu. Afganistan, Hindistan (Müslümanlar), Irak, Suriye, Mısır, İran gibi Müslüman ülkeler “mazlum milletleri” oluşturuyordu. Bu Müslüman ülkelerden hiçbiri o sırada tam bağımsız değildi.
Atatürk, 23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi'ndeki nutkunda Hindistan, Afganistan, Mısır, Suriye, Irak ve Sovyet Rusya'nın emperyalizme karşı başkaldırdığını belirtti. 5 Ağustos 1920 tarihli Pozantı Kongresi'nde de ise açıkça emperyalizme karşı bir “mazlum milletler cephesi”nden söz etti.
Atatürk, Milli Mücadele boyunca Afganistan, Hindistan, Mısır, Suriye, Irak vb Müslüman ülkelerdeki bağımsızlıkçı hareketlerle ilişkilerini güçlendirdi, onlara destek oldu. Afganistan'la ve Sovyet Rusya'yla antlaşmalar imzaladı. Bu ülkelerin elçilerini kabul etti, oralara elçiler gönderdi.
Misak-ı Milli'de sadece Türkiye'nin bağımsızlığına yer vermedi, aynı zamanda Arap halklarının da kendi kaderlerini kendilerinin (oylarıyla) belirlemelerini istedi.
Atatürk, 29 Kasım 1920'de Irak'taki Necef Arap Hükümeti'ne bir mektup yazarak iki Müslüman milletin, ortak düşman İngilizlere karşı birlikte hareket etmesini önerdi.
İngiliz belgelerine göre, Irak'ta İngiliz karşıtı hareketleri körüklemek için 22 Haziran 1920'de özel bir komite kurup Arap liderlerine gönderdi.
9 Ekim 1919'da Suriye halkına yönelik bir beyanname yayımlayarak Suriyelileri işgalci emperyalistlere karşı mücadeleye çağırdı.

ATATÜRK – FAYSAL İLİŞKİSİ

Atatürk, Milli Mücadele'nin başlarında, Suriye Müslümanlarının lideri Emir Faysal'la bazı görüşmeler yaptı. Emir Faysal, Atatürk'le işbirliği konusunu görüşmek için Binbaşı Bedi ve Sait Haydar beyleri gizlice Ankara'ya gönderdi. Atatürk, 9 Mayıs 1920'de TBMM gizli oturumundaki konuşmasında Emir Faysal'la bir antlaşma yapıldığını, ancak imzalanmadığını söyleyecekti.
24 Nisan 1920'de TBMM gizli oturumunda yaptığı konuşmada ise Emir Faysal'la ilişkilerini anlattı. Atatürk konuşmasında, Müslümanların dayanışmasına verdiği önemden ve I. Dünya Savaşı sırasındaki Arap ihanetinden söz etti. Arapların Osmanlı'dan ayrılırken İngilizlerin ve Fransızların “eteklerine sarıldıklarını”, fakat I. Dünya Savaşı sonrasında Irak'ta ve Suriye'de İngilizlerin ve Fransızların, Arapları aşağılayan yönetim biçimini gördükten sonra, “pek büyük bir hataya düştüklerini takdir ettiklerini” ve bir şekilde yeniden “Osmanlı camiası içinde bulunmak istediklerini” belirtti. Özellikle Suriye'deki Müslümanların bu amaçla gelip kendileriyle temas kurduklarını anlattı. O zor koşullarda, Türkiye-Suriye dayanışmasını artırmak için olsa gerek, Türkiye'nin ve Suriye'nin bağımsız olmaları halinde, “federatif veya konfederatif bir birleşmenin mümkün olabileceğini” söyledi. Ancak konuşmasının devamında, Suriye'nin Fransızları kovup bağımsız olma konusunda samimi olmadığını da belirtti. Daha sonra Suriyeli Müslümanlar gibi Iraklı Müslümanlarla da iyi ilişkiler kurduklarını ve onların da bağımsız olmalarını istediklerini söyledi.

ORTAK DÜŞMANA KARŞI BİRLEŞMEK

Atatürk'ün bu konuşmasından üç ay kadar sonra, 26 Temmuz 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi'nde Türkiye, Irak ve Suriye'nin İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı ortak bir cephe
oluşturmaları
gerektiğini belirten şöyle bir yazı yayımlandı:
“Türklerle Araplar, pek kuvvetli menfaatler zinciriyle birbirine bağlanmış din kardeşleridir. Aynı emperyalist devletler aynı derecede şiddetle Türk'ün de, Arap'ın da, Irak'ın da, Anadolu'nun da, Suriye'nin de düşmanlarıdır. Irak'ta İngilizler, bütün zulümleriyle Irak Araplarını ezmeye çalışıyor. Aynı zalim, Anadolu hakkında da aynı siyaseti takip ediyor. Fransızlar ise Suriye'de aynı siyasetin takibi için uğraşıyorlar. Şu halde, Anadolu'nun, Irak'ın, Suriye'nin hayatı ve menfaatleri pek sıkı bir tarzda birleşmiş bulunuyor. Demek oluyor ki, Türklerle Iraklılar ve Suriyeliler arasında sıkı bir dostluk ve uyum siyaseti gerekir. (…) Biz pekiyi biliyoruz ki, Adana'dan düşmanın uzaklaştırılması ve bir daha oraya basmaması Suriye'nin yardımıyla mümkün olduğu gibi, Suriyeliler de takdir ediyorlar ki, Beyrut ve Şam'ın en sağlam savunmaları Adana'dadır…”
Bu yazı, 98 yıl önce kaleme alındı. Peki 98 yıl sonra bugün ne değişti?
98 yıl önce olduğu gibi bugün de “Emperyalist devletler, Türk'ün de Arap'ın da Irak'ın da Anadolu'nun da Suriye'nin de düşmanı” değiller mi?
98 yıl önce olduğu gibi bugün de “Anadolu'nun, Irak'ın, Suriye'nin hayatı ve menfaatleri pek sıkı tarzda birleşmiş” değil mi?  Bugün de “Türkler,
Iraklılar ve Suriyeliler arasında sıkı bir dostluk ve uyum siyaseti”
gerekmiyor mu?
Maalesef, 98 yıl sonra bugün Türkiye'yi yönetenler, hâlâ bu gerçeklerin farkına varamadılar.

Atatürk, İran Şahı Rıza Pehlevi'yi kabul ediyor. (27 Haziran 1934)

Atatürk, İran Şahı Rıza Pehlevi'yi kabul ediyor. (27 Haziran 1934)

ATATÜRK CUMHURİYETİNİN ORTADOĞU POLİTİKASI
Atatürk, Cumhuriyet döneminde Türkiye'nin yönünü çağdaş uygarlığa, Batı'ya çevirmiş olmasına rağmen İslam dünyasıyla da iyi ilişkilerini sürdürdü.
Öncelikle Lozan'da İsmet Paşa, Misak-ı Milli'nin Araplarla ilgili hükmünü hatırlatarak Osmanlı'dan ayrılan ülkelere dayatılan manda rejimini tanımadığını açıkladı.
Atatürk, Cumhuriyet döneminde Afganistan, İran, Irak, Suriye, Mısır gibi İslam ülkeleriyle antlaşmalara dayalı dostluklar kurdu. Siyasi ve ekonomik ilişkileri geliştirdi.
1926'da Ankara Antlaşması'yla Türkiye-Irak sınırının çizilmesiyle Türkiye-Irak ilişkileri iyice düzeldi.
1926'da Abdülaziz bin Suud, Hicaz Kralı olduğunda onu ilk kutlayan Türkiye oldu.
1928'de Afgan Hükümdarı Amanullah Han, Atatürk'ü ziyaret etti. Atatürk'ün devrimlerinden etkilenip Afganistan'da benzer yenilikler yaptı. Ancak muhalefetle karşılaşıp tahtını kaybetti, hatta ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
1931'de “aynı evi paylaşan iki kardeş olduklarını” söyleyerek Atatürk'e hayranlığını ifade eden Irak Kralı Faysal Türkiye'yi ziyaret etti.
1934'te İran Şehinşahı Rıza Pehlevi Türkiye'ye geldi. O da Atatürk'ün devrimlerinden çok etilendi. İran'da benzer yenilikler yapmayı denedi. Türk-İran dostluğu sonunda Türk-İran sınırındaki sorunlar halledildi. Ekonomik ilişkiler geliştirildi.
1937'de de Ürdün Emiri Abdullah Atatürk'ü ziyaret etti.
Atatürk Cumhuriyeti, Irak'ın ve Suriye'nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne büyük önem veriyordu. Türkiye'nin, Misak-ı Milli içinde gördüğü Musul ve Hatay dışında, bu ülkelerden toprak talebi yoktu.
Öyle ki Atatürk -üstelik Hatay meselesinin gündemde olduğu günlerde- 21 Aralık 1937'de Ankara'da, Suriye Başbakanı Cemil Mardam'la yaptığı görüşmede, Suriye'nin bağımsız olması için Suriye'ye askeri yardımda bulunabileceğini söyleyerek Fransa'ya meydan okudu. (Bkz. Atatürk'ün Bütün Eserleri, C.30, s. 120-122).
Kısacası Atatürk, emperyalizme karşı hep Ortadoğu ülkelerinin yanında yer aldı.

BİR BARIŞ PAKTI: SADABAT

1937'de Atatürk'ün çabalarıyla Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı kuruldu. Böylece Alman tehdidine karşı 1934'te Balkan Antantı'yla Batı sınırlarını güvenceye alan Türkiye, İtalyan tehdidine karşı da 1937'de Sadabat Paktı'yla Güneydoğu sınırlarını güvenceye aldı. Türkiye diğer Arap devletlerinin de bu pakta katılmasını istiyordu.
Sadabat Paktı görüşmeleri için Haziran 1937'de Bağdat'a giden Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras, Atatürk'ün dış politika ilkelerinin özünün “barış” olduğunu orada şöyle ifade etmişti:
“Dünyanın bu bölgesinde biz kardeşliğe inanmış bulunuyoruz… Biz evrensel bir dostluk ve sevgi siyaseti güdüyoruz… Bizim için tek amaç barıştır. Barış bizim için araç değil hedeftir… Eğer savaştan iğreniyorsak bu herhalde ondan korktuğumuzdan değil, belki hiçbir sorunun savaş yoluyla halledilemeyeceğine inandığımızdandır… Biz barış davasının samimi ve sadık hizmetçisiyiz… Biz memleketlerimizin selamet ve menfaatini barışta buluyoruz… Biz güvenliğimizi başka devletler arasındaki anlaşmazlıklarda aramıyoruz.” (Aptülahat Akşin, Atatürk'ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, s. 199).
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar, başta komşuları olmak üzere -Yunanistan gibi eski düşmanları dahil- tüm dünyayla barış temelli ilişkiler kurdular.
Demem o ki, Atatürk'ün aklından, stratejisinden, mücadelesinden alınacak çok dersler var. Örneğin, Atatürk yedi düvelle mücadele ederken “topunuz gelin” demek yerine, bir taraftan düşman cephesini (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan vb) zayıflatırken diğer taraftan düşmana karşı bir cephe (mazlum milletler cephesi) kurarak Milli Mücadele'yi kazanmıştı. Atatürk, Irak'ın ve Suriye'nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne önem vermişti.
Atatürk'ün Ortadoğu politikasının ne kadar doğru olduğu bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Keşke Türkiye'yi yöneten iktidar, o politikadan biraz ders alabilmiş olsaydı.

basliksiz-3

CHP ve Mustafa Kemal'in askerleri

Geçtiğimiz hafta CHP'nin yeni İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, “Mustafa Kemal'in askeri değil, yoldaşı” olduğunu söyledi. “Mustafa Kemal'in askerleriyiz” sloganının “militarist” olduğunu belirtti.
Ben güncel siyasi tartışmalara girmeden, meselenin tarihsel boyutunu açıklamak istiyorum.
Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşı sonunda kuruldu. Çanakkale, Sakarya, Dumlupınar hep Mustafa Kemal'in askerlerinin zaferiydi.
İkincisi, CHP'yi, ömrünün önemi bir bölümü savaş meydanlarında geçen bir asker; Başkomutan  Atatürk kurdu.
Üçüncüsü, Bugün CHP Tüzüğü'nün 1. Maddesi'nde aynen şöyle denilmektedir: “Cumhuriyet Halk Partisi; Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin devamı olarak 9 Eylül 1923 tarihinde kabul edilen ‘Parti Tüzüğü' ile kurulmuştur.” Buradaki “Müdafaa-i Hukuk” kavramı, işgallere karşı her türlü haklı direnişi simgeler. Nitekim işgallere karşı, düzenli ordunun olmadığı bir ortamda, Müdafaai Hukuk Cemiyetleri silahlı direnişe geçmiş, vatan ve namus müdafaası vermişti.

Dördüncüsü, Atatürk'ün en büyük amaçlarından biri ordu ile siyaseti birbirinden ayırmaktı. O, İttihat Terakki'den bu yüzden ayrılmıştı. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra da asker milletvekillerinin ya askerliği ya milletvekilliğini tercih etmelerini istemişti. Kendisi de cumhurbaşkanı olduktan sonra üniformasını çıkarmıştı. Yani asker Atatürk, askeri bir diktatörlük değil, demokrasiye evrilecek bir cumhuriyet kurdu. Dolayısıyla Mustafa Kemal'in askerleri, her zaman demokrasiye sahip çıkmaları gerektiğini bilirler.
Beşincisi, Atatürk, devrimleri yaparken “Kültür Ordusu”, “Eğitim Ordusu”, “Öğretmen Ordusu” kavramlarını kullanırdı. Mesela “Eğitim ordusunun neferleri” derken hiç şüphesiz üniforma giymiş askerlerden değil, öğretmenlerden söz ediyordu.
Sonuç olarak “Mustafa Kemal'in askeri olmak”; emperyalizme karşı tam bağımsızlık, saraya, sultana karşı milli egemenlik, bağnazlığa, yobazlığa karşı akıl ve bilim yoluyla çağdaşlık ve paylaşım savaşlarına karşı yurtta barış dünyada barış mücadelesi vermeyi gerektirir. Bunun “militarizmle” alakası yoktur.

basliksiz-4

Yüzyılın Kitabı Yüzyılın Lideri

Geçen yıl bu sayfada okuduğunuz yazılarımı aralarındaki tarihsel boşlukları doldurup birbirine bağladım. Böylece 1860'lardan 1960'lara, yüzyılın tarihi ve yüzyılın lideri ortaya çıktı. Kitapta, bugün yaşadığımız güncel sorunların tarihsel arka planlarını göstermeye çalıştım. Geçmişle uyuşturmak için değil, geçmişle uyandırmak için yazdım. İyi okumalar.

 

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more