Ruhat Mengi
Ruhat Mengi

‘Diyanet İşleri Başkanı planlı olarak halkı bölüyor’

Ersin Kalaycıoğlu, ‘Din, inanç, mezhep ayırımı üzerinden siyaset devşirmekte olan bir siyasi parti'nin iktidarda olduğunu hatırlatarak, “İktidar, olabildiğince kendi tabanını bir kampta tutabilmek için dini değerleri etkili bir şekilde kullanıyor” dedi.

Toplum ve medya son birkaç gündür Adli Yıl ve yeni Yargıtay binasının açılışının Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş'ın dualarıyla yapılmasını tartışıyor. Bunun yanında seçim barajının yüzde 7'ye indirilmesinin nasıl bir etkisi olacak, sosyal medyaya getirilmek istenen kısıtlamalar, tarikat ve cemaat faaliyetleri, “Taliban'la görüşecek miyiz?” gibi konular ve sorular da gündemimizde. Bu önemli soruları tartışıyoruz ama acaba en deneyimli uzmanların görüşü nedir? Bugüne kadar aklımıza gelmeyen detaylar var mı, bunları öğrenmek için Türkiye'nin tartışmasız en iyi siyaset bilimcilerinden biri, İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve Sabancı Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu'yla konuştum.

Türkiye çapında ekonomik, sosyal veya politik birçok önemli araştırmaya imza atan Ersin Kalaycıoğlu, son gelişmeleri Ruhat Mengi'ye değerlendirdi.

KARŞILAŞTIRMANIN HİÇBİR ANLAMI YOK

Sayın Kalaycıoğlu, Diyanet İşleri Başkanı'nın Adli yıl açılışında dua etmesi büyük tepkiyle karşılaştı ve o gün bugündür “Diyanet'in siyasallaşması” olarak tartışılıyor. Bir kesim olaya “Yanlıştır, Anayasa'ya aykırıdır” derken, bir kesim de “Atatürk de Meclis'i dualarla açmıştı” diyerek tepkilerin haksız olduğunu söylüyor. Gerçek nedir, tepkiler haklı mı? Diyanet Başkanı'nın “İnanç siyasete, adalete, yargıya yansımasın istiyorlar” sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atatürk'ün yaptığı açılışla karşılaştırılmasının hiçbir anlamı yok. 1920'de ortada bir Osmanlı hükümeti var, bu hükümette bir sultan ve halife var, Kurtuluş Savaşı'na başlamış durumdasınız. Savaş için orduya aldığınız kişilerin bir kısmı aynı gün kaçıyor, ordu kurmakta zorlanıyorsunuz. Kurtuluş Savaşı ve direniş için meşruiyet temininde, özellikle dini temaların kullanılması ve kutsal değerler üzerinden çağrılar yapılması, o dönemin Türkiye'sinde son derece kritik. Milliyetçilik çok ön planda değil, vatan kavramı, nerenin vatan olduğu o tarihte belirsiz, bütün bu farklılıklar çerçevesinde çok farklı bir bağlamda yapılmış olan bir toplantıdan bahsediyoruz. Büyük Millet Meclisi'nin dualarla açılmış olmasına rağmen Meclis'e olan saldırılar devam etmiştir ve o saldırılar bütün Kurtuluş Savaşı boyunca çeşitli ortamlarda ortaya çıkmıştır. Bunun arka planında fetva savaşları yaşanmıştır. O dönemin koşullarıyla bugünün Türkiye'si eğer Anayasa takiyesine dayanan şu andaki “neopatrimonial sultanizm rejimi” Anayasa'nın tamamını göz ardı etmiyorsa, Anayasa'nın 2'nci maddesinde gayet açık bir şekilde “laiklik” vurgusu var. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz siyasal ortam son derece değişmiş durumdadır. İlk Meclis açıldığında henüz laiklik başlamamıştı, bu nedenle şartlar karşılaştırma yapılacak nitelikte değildir. Şuna dikkat etmek lazım, laiklik inancın karşıtı değildir, laiklik kurumsal olan siyasetin, kurumsal olan dinden ayrılmasıdır. Biz bunu din ve devletin ayrılması olarak tarif etmişiz.

AMAÇ, TEPKİ YARATABİLMEK!

İŞİD, Taliban gibi Müslümanlığı bir şiddet dini haline getiren terör örgütleri, bu örgütlerin sığınmacılar arasında Türkiye'ye girip burada da faaliyet gösterme ihtimalleri toplumu endişelendiriyor. Diyanet İşleri örneğin gerçek Müslümanlığın bu örgütlerin eylemleriyle ilgisi olmadığını açıklayabilecekken bunun yerine “sosyal medya kısıtlaması getirecek düzenlemenin gerekli olduğunu” açıklıyor. Aynı sırada devlet protokolü değiştirilerek Diyanet 40 sıra yükseliyor ve Genelkurmay Başkanı'nın önünde yer alıyor. Bütün bu gelişmeler Diyanet'in devlette başka bir yere oturtulmak istendiğini mi gösteriyor?

Mayıs 2020'den itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı çeşitli fırsatlarla bu tür konuları gündeme getirdi. Önce COVID'in eşcinsellerden kaynaklandığını dile getirdi, böyle bir kanıt yok ama bu sürecin başlangıcı oldu. Oradan başlayarak yavaş yavaş ilerledi. İzmir'de bir Çav Bella yayını yapıldı, hemen CHP'den eski bir çalışan suçlandı ama hala kimin yaptığı anlaşılamadı. Bütün bunlara siyaset bilimi açısından bakacak olursanız, çok büyük amaçlardan ziyade şu anda Türkiye'de cepheleşmiş olan siyasetin içerisinde olabildiğince büyük çatışma yaratmak, cepheleri germek, Adalet ve Kalkınma Partisi'ne oy vermiş olan kitleyi sağlamlaştırmak ve başka yerlere oy vermeyi düşündürmemek açısından yapılan girişimlerden ibaret. Fay hatlarını gerginleştirmek, buradaki arayı açmak, olabildiğince kendi tabanını bir kampta tutabilmek ve bu şekilde kendisine olan desteğin sürmesini sağlamak, en azından azalmasını engellemek gibi bir strateji gütmekte ve bunun için de dini değerleri etkili bir şekilde kullanıyor.

İktidardaki iki parti de çatışmada başarılı. Birçok cepheye ayırmak, gerginlikleri artırmak ve bu çatışmalardan kendileri için kritik bir yüzde 40 civarı seçmeni arkalarına almak. Amaç ve uygulama bu.

ŞU ANDAKİ REJİMİN TEMEL ÖZELLİĞİ ANAYASA TAKİYESİ

Diyanet'in kendi yasası ve Anayasa çerçevesinde hareket etmesinin sağlanması gerektiğini kaydeden Kalaycıoğlu “Ancak, bunun yapılabilmesi için yargının, tekrar bağımsız ve tarafsız bir hale gelmiş olması. Şu anda öyle bir yapıda değiliz. Şu anda uygulamakta olduğumuz rejim “neopatrimonyal sultanizm”. Politik amacın, denetlenemez güce sahip liderin kendisini iktidarda tutmak ve devlet kaynaklarını istediği gibi kullanmasını sağlamak olduğu bir rejim türü. Temel özelliklerinden biri ‘anayasa takiyesi'dir. Yani, anayasayı kendileri için bağlayıcı kabul etmez bu rejimler” dedi.

HER YÜZ SEÇMENDEN 48'İ TARİKAT TOPLANTILARINA KATILIYOR

Seçime doğru bu ayrışmaların-çekişmelerin daha artacağını tahmin ediyor musunuz?

Tabii, ben 2020 Mayıs'ından itibaren bunun giderek artacağını çeşitli yayınlarımda ifade ettim, beklentim tam bu! Giderek, özellikle bu tür değerler üzerinden, buna Alevi-Sünni çatışmalarının ve milliyetçilik çatışmalarının da eklendiğini görebilirsiniz veya o konudaki çeşitli açıklamaların, karşılıklı suçlamaların vs. olduğunu görürsünüz. Burada bütün mesele muhalefeti olabildiğince iktidarın başarısız olduğu alanlardan bu alana çekmek, gündemi değiştirmek.

Burada bir mesele daha var, onlara destek veren grupların içinde tarikatlar var. Bunlar çıkar grupları olarak -vakıflar, cemaatler, dernekler vs- örgütlenmiş durumdalar ve onlardan büyük destek devşiriyorlar. O nedenle, bunların “görmek ve duymak istediklerine” de hitap ediyorlar, tarikatlarla olan ilişkilerini güçlendirmeye, sağlam tutmaya çalışıyorlar. Bu çıkar gruplarının küçük küçük ajandaları, kendi gündemleri var. O gündemlere uyacak adımları da atıyorlar.

Tarikat ve cemaatleri kullanarak, onlar üzerinden olabildiğince geniş bir kitleyi hareketlendirmeye çalışıyorlar. 2019'da Prof. Ali Çarkoğlu ile birlikte “Uluslararası Sosyal Araştırma” programının Türkiye'deki araştırmasını yaptık. O verilere göre cemaat veya herhangi bir dini topluluğun yaptığı toplantılara katılma sıklığını sorduk. 2008'de yaptığımızda katıldıklarını söyleyenler Türkiye'deki seçmenin yüzde 36'sıydı, çok büyük bir orandır, 2019'da yüzde 48'e çıktığı görüldü. Seçmenin yarısı… Böyle bir kitleye hitap ediyorlar, burada çok ciddi bir potansiyel seçmen seferberliği alanı var..

BORÇ ÖDEYECEK DURUMDA DEĞİLİZ

Sosyal medya konusunda Diyanet “Hukuk yetmezse fıkıhla düzenlenir” diyor. Bu önerileri yerleşirse, uygulanırsa ne olacak?

Böyle bir düzenleme yapılması zordur, bu tür çıkışlar provokasyondur, bunun gerçekleşmesi için Meclis kararı gerekir. Buradaki amaç muhalefetin tepki vermesini sağlamak. Muhalefet ne kadar aşırı tepki verirse siyasal gündemi, ekonomiyi konuşmaktan, Merkez Bankası'nda rezervimizin kalmamış olduğunu konuşmaktan uzaklaştırıyor.

Cumhurbaşkanı “Rezervimiz arttı” diyor?

O net rezerv değil, brüt rezerv, hiçbir şey ifade etmiyor. Onu söylüyor, borçları söylemiyor. Evet, 118 milyar var ama borcumuz da 160 milyar. Borçlarımızı ödeyemiyoruz. Net rezerv gözüküyor, Babacan'ın kendisi açıklıyor. 2010'ların ortasında 60 milyar net rezervimiz vardı, şu anda “eksi 50 milyar”. Bunları konuşursanız iktidarın başarısızlığı ortaya çıkar. Diyanet Başkanı'nın da bu arada bir şekilde bu sürecin içinde yer aldığını görmekteyiz. Burada dini değerler üzerinden yapılan herhangi bir tartışmada Adalet ve Kalkınma Partisi'ne ve bir ölçüde MHP'ye daha fazla desteğin sürebileceğini hesaplamış oluyorlar. Gündemi dinle bağlantılı aldığınız zaman tartışmanız daha kolay. Bir kere karşınızdakileri “dinsiz” diye ifade edebiliyorsunuz.

MUHALEFET PARTİLERİNİ KAPATTIRABİLİR

Seçim barajını yüzde 7'ye çekerek partilerin ittifaksız seçime girebilmesini sağlamak seçimde iyice bölünmüş bir siyasi tablo çıkarmayacak mı?

Koalisyonlarla yönetilmeyi öğrenmek mecburiyetindeyiz, ya öğreneceğiz, ya yönetilemeyeceğiz. Partilerin seçime girememesini sağlamak gibi bir mühendislik yok, geçmişte de olamadı. Yüzde 10 barajını koymak suretiyle Refah Partisi'ne başbakanlığı verdiler. Bugün din ve etnik kimlik üzerindeki tartışmalar daha büyük ağırlık taşımaya başladı. Bir partinin seçmenin yüzde 50'sinden fazla oy alabilmesi mümkün değil. Ben ve birçok siyaset bilimci yüzde 7'nin fazla bir değişiklik yapacağı kanısında değiliz. Biz bir rejim değişikliği seçimine gidiyoruz, yola demokrasiyle mi, otokrasiyle mi devam edeceğiz, bu yönde uzlaşmaların yapılması lazım. Cumhur İttifakı'nın demokrasiye vereceği hiçbir şey kalmadı. Seçim barajını yüzde 7'ye çekmek de bir şey değiştirmeyecektir. Hazırladıkları yeni anayasa da bir kişinin keyfi kararlar almasını devam ettirmek ve buna karşı oluşacak tüm direnci ortadan kaldırmak içindir. Bunun için Meclis'te çoğunluk kararı gerekir. Cumhurbaşkanı muhalefeti yalan terörü estirmekle suçluyor, onların terörist olduklarını söyleyip muhalefeti kapattırabilir, HDP'yi zaten kapattırma yolundalar. Muhalefetin olmadığı bir rejim demokrasi değildir.