Yıllar, teknoloji, kullanılan kavramlar değişiyor ama insana verilen mesaj aynı: “Paranızı bize emanet edin, kısa sürede yüksek kazanç elde edin.” Bir dönem “Yüksek faiz”, sonra “Faizsiz kazanç” vardı. Ardından saadet zincirleri, otomobil ve konut projeleri, internet üzerinden sanal çiftlikler, kripto paralar ve sosyal medya üzerinden yatırım danışmanlığı çıktı. Kılıf değişti, sistemin temelindeki insan psikolojisi önemli ölçüde değişmedi. 1980’lerin başında Türkiye, bankerler krizini yaşadı. Faizlerin serbest bırakılmasının ardından bankerler bankalardan daha yüksek getiri vaat ederek vatandaşların tasarruflarını çekti. 1982’de yaşanan kriz sonucunda çok sayıda banker ödeme güçlüğüne düştü. Yaklaşık 100 bin ailenin tasarruflarının önemli bölümü geri ödenmedi. Dönemin en çarpıcı taraflarından biri ise vatandaşın sistemin arkasında bir devlet güvencesi bulunduğu algısına da güvenmesiydi. Bir finansal sistemin reklamının yapılması, o sistemin güvenli olduğu anlamına gelmiyor. “FAİZSİZ KAZANÇ” DÖNEMİ 1990’lı yıllara geldiğimizde farklı bir model ortaya çıktı. Anadolu şehirlerinde çok sayıda holding kuruldu. Araştırmalar, bu holdinglerin önemli bölümünün muhafazakâr ve dini toplumsal ağlardan yararlanıp küçük yatırımcılardan sermaye topladığını ortaya koyuyor. Bir çalışmada yalnızca 11 holdingde 80 binden fazla ortağın bulunduğu belirtiliyordu. Konya açısından rakamlar dikkat çekiciydi. Kendisi de Konyalı olan eski milletvekili danışmanı Ahmet Kurtulmuş, eski araştırma raporlarına dayanarak şunları anlattı: “1990’lı yılların başında Konya’da 72 holdingin vardı. Bunların bir kısmı çevre illerde kayıtlı olmasına rağmen Konya’da tabelaları vardı. Kombassan, Yimpaş, İttifak, Sayha, Endüstri ve çok sayıda başka holding bu dönemin ekonomik atmosferinin parçasıydı. Ortak noktaları şuydu: Dini ve toplumsal güven ilişkileri, yatırımcı bulmanın en önemli araçlarından biri haline gelmişti. Vatandaş çoğu zaman sadece bir şirkete değil, güvendiği kişiye, cemaate, hemşerisine veya çevresine para veriyordu. İşte tehlike tam burada başlıyordu. Bazı şirketler gerçek yatırımlar yaparken, bazı yapıların vaat ettikleri yatırımları gerçekleştirememesi veya yatırımcıların paralarını geri alamaması ciddi mağduriyetlere yol açtı. Bu nedenle 1990’lı yılların ‘Anadolu sermayesi’ deneyimini yalnızca bir ticari başarı hikâyesi olarak okumak da, bütün şirketleri tek kalemde suçlamak da doğru değil. Sorgulanması gereken denetim mekanizmasıdır.” FIRSATI KAÇIRMAYIN! 1990’ların sonuna doğru bu kez saadet zincirleri gündeme geldi. Titan adı, Türkiye’de piramit ve saadet zinciri tartışmalarının en bilinen örneği oldu. Buradaki sistem daha açıktı: Yeni katılanların parası, daha önce sisteme girenlerin kazanç beklentisini besliyordu. Yeni para girişi durduğu anda sistem de çökmeye başlıyordu. Sistem belliydi: Yeni gelen, eski gelene para kazandırır. Aynı yıllarda büyük projeler, güçlü reklam, milli ve dini referanslar ve yüksek kazanç beklentisi gündeme geldi. Yine aynı psikoloji: “Herkes kazanacak, siz de bu fırsatı kaçırmayın.” Sonra internet çağı geldi. Bu kez insanlara holding tabelası veya büyük fabrika gösterilmedi. Onun yerine bilgisayar ekranında çiftlik gösterildi. Çiftlik Bank modeli, oyunlaştırılmış bir sistem üzerinden yatırım ve kazanç vaadiyle geniş bir kitleye ulaştı. Sistem çöktüğünde binlerce kişi mağdur oldu. Burada 1990’ların holdinglerinden tek fark vardı: Eskiden tabela vardı, şimdi uygulama olmasıydı. FABRİKANIN YERİNİ KRİPTO ALDI 2021’de ise yeni çağın yatırım aracı sahneye çıktı: Kripto para. Thodex olayı, Türkiye’de kripto varlıkların ne kadar büyük bir toplumsal ilgiye ulaştığını ve denetim boşluklarının ne kadar ciddi sonuçlar doğurabileceğini gösteren en önemli örneklerden biri oldu. Yine aynı hikâye: Yeni teknoloji... Yeni kavramlar... Yeni yatırım aracı... Ama eski insan psikolojisi. 2023’te bir bankacı ise sistemi başka bir noktaya taşıdı. Bu kez ortada internet sitesi veya sanal çiftlik yoktu. Bankacılık ilişkileri, tanınmış isimler ve yüksek getirili olduğu iddia edilen “gizli fon” anlatısı vardı. Burada da görülen aslında çok tanıdık: İnsanlar bazen paralarını sisteme değil, sisteme duydukları güvene teslim ediyor. DOLANDIRICININ OFİSİ DE YOK Bugün geldiğimiz noktada dolandırıcılık yöntemleri daha da dijitalleşti. Vatandaşın karşısına “Holdingimize ortak olun” diye çıkmak zorunda bile kalınmadı. Instagram’da bir hesap açıyorlar, bir profil fotoğrafı koyuyorlar, altına birkaç grafik yerleştiriyorlar. Sonra “100 bin liranızı 500 bin yapıyoruz” diyorlar. Ve yatırımcıyı WhatsApp grubuna alıyorlar. Dolandırıcılığın ofisi artık cebimizde. Peki neden aynı hikaye tekrarlanıyor. Ahmet Kurtulmuş yanıtı şöyle oldu: “Dolandırıcılık olaylarını sadece insanları kandıran kötü niyetli kişiler üzerinden okumak eksik kalır. Asıl mesele üç ayaklıdır: 1. Dolandırıcı: İnsanların zaaflarını ve güven ilişkilerini kullanır. 2. Mağdur: Yüksek kazanç beklentisiyle riskleri ikinci plana atabilir. 3. Denetim sistemi: Riskli yapıların büyümesini yeterince erken fark edemezse mağduriyet milyonlara ulaşabilir.” Fon vurgununda 455 bin vatandaşın mağdur olduğu açıklandı. Her büyük olaydan sonra “Vatandaş neden kandı?” yerine “Bu sistem bu kadar büyüyene kadar ilgili kurum neden görüp önlem almadı?” denilmeli. Asıl mesele bu...