Enflasyon, bir fiyat-gelir sarmalıdır. Gelir artırmayan fiyat artışı olmaz. Bunu aklınızın bir köşesine yazın. Uzun yıllar önce “Enflasyonun Sebepleri” başlıklı bir makale okumuştum. Dört sebepten bahsediyordu. İlk üç sebep “mali”, “iktisadi”, “siyasi” şeklinde sıralanmıştı. Ama dördüncü sebep “enflasyon” idi. Yani sonuç sebebin aynısıydı. İşte, indirmekle birlikte halen belini kıramadığımız “yerli ve milli” enflasyonumuz böylesi tuhaf bir illettir. Buna enflasyonun ataleti de deniyor. İnce bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Öyle sanılsa da 2026’da oluşacak enflasyonun sebebi 2025’teki fiyat artışları değildir. 2025 geride kalmıştır. Sebep, 2025 enflasyonunun gelirlerimizde yarattığı aşınmayı telafi etmek için bu yıl yapacağımız “ücret-kira ve fiyat” artışlarıdır. Enflasyon konusunda Nobel ödüllü iktisatçı Friedman’ın “seküler nas” haline gelmiş bir açıklaması vardır. Hocaya göre “enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur”. Friedman, enflasyonu böyle tanımlayarak, enflasyonla mücadeleyi parasal-vergisel tedbirlere indirgemiştir. İngilizcede “incomes policy” (gelirler politikası) denen, fiyatların ve ücretlerin belli bir süreliğine de olsa kontrol altına alınması fikrini reddetmiştir. “Enflasyon parasal bir olgudur. Nokta!” diyen Friedman, “arz noksanının” mesela pandemi sırasında tedarik zincirinin aksamasının da enflasyona sebep olabileceğini kabul etmiştir. Ama bu kabil enflasyonlar “para arzı genişletilmezse” kalıcı olamaz demeyi de ihmal etmemiştir. İran Savaşı yüzünden petrol fiyatları yükselir ve yüksek kalırsa bu yıl da “parasal olmayan” bir enflasyon sebebi ortaya çıkmış olur. Savaş kısa sürede biter veya petrol fiyatları fazla artmazsa mesele yoktur. 

ENFLASYONLA YAŞAMASINI ÖĞRENMEK

Enflasyonun yüksek seyrettiği 1960’lı yıllarda Brezilya’da, “Enflasyonla başa çıkamıyorsan, birlikte yaşamayı öğren” (If you cannot fight inflation try to learn to live with it) diye bir paradigma benimsenmişti. Buna göre enflasyon yüzünden bozulan mali dengeler “endeksleme” ile düzelecekti. Özellikle bankaya yatan veya bankadan çekilen paralar, enflasyona endeksleniyordu. Böylece tasarruflarının veya kredilerin dolara kayması önlenmeye çalışılıyordu. 1980’lerde Turgut Özal ekonomi yönetimini devraldıktan sonra fiyatları ve ücretleri “geriye değil, ileriye doğru endeksleme” yöntemiyle enflasyonun “kısır döngüsünü” kırmak istedi. Bu yöntem halen uygulanıyor. Yine Özal’a göre “en pahalı elektrik, olmayan elektrik; en pahalı döviz, bulunmayan dövizdi”. Ne kadar enflasyon varsa o kadar devalüasyon olmalıydı. Özal bunları, Ecevit’in ekonomiyi narhlarla ve sabit döviz fiyatıyla yönetme hevesine kapılıp, 1979 krizine sebep olmasına tepki olarak söylüyordu.

EKONOMİMİZ KRİZE KARŞI DAYANIKLI ÇIKTI

Türkiye’de enflasyonu ne yükseltir sorusunun yanıtı “devalüasyon”dur. İnanılır ki; döviz fiyatı durursa, enflasyon da duracaktır. Buna “çıpa” (anchor) atma da deniyor. Bu inançla halen de “döviz fiyatını baskılayarak enflasyonu indirme politikası” uygulanıyor. Endişem, fiyatı enflasyondan düşük oranda arttırılan dövizin, enflasyonu yeterince aşağıya çekemeden; enflasyonun döviz fiyatını yukarı çekmesidir. Bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye ekonomisi krizlere dayanıklı (resilient) çıkmıştır. Bunun ana sebebi “enflasyonu ortadan kaldırmayı değil, birlikte yaşamayı” öğrenmiş olmamızdır. Aynı sebeple de enflasyonu indirmede pek başarılı değiliz.

SON SÖZ: Ağlarsa emekli ağlar, gerisi yalan ağlar.