Gül Ailesi gittikleri yerlerde meşhur lokantaları da deniyorlar. Bu halleri bile Ankara’nın kendi içine kapanık dünyasında başlı başına bir farklılık. Diğer renksiz siyasetçilere de örnek olsun. Sanırım bu ilgi birkaç sene önce Washington DC’deki Cafe Milano‘da Hayrünnisa Gül‘ün yemek yemesiyle başladı.
First lady Gül‘ün gittiği yerlerin dekorasyonuyla da özellikle ilgilendiğini tahmin etmek güç değil. Bilindiği gibi Çankaya Köşkü‘nün renovasyonunu üstlenmişti Hayrünnisa Hanım. Kimilerine göre zevki tartışmalı olsa da artık çerçeveleri çürüyen, dökülmekte olan Köşk’ün Türkiye Cumhuriyeti‘nin devlet başkanına yakışır bir hal alması gerekiyordu.
Dışişleri Konutu‘nu eldeki malzemelerle yenilemişti; Fatih Altaylı beğenmediğini yazmıştı.
Hayrünnisa Hanım‘ın Tarabya’daki
Köşk’te yaptığı yeniliklerse gidenler tarafından beğenilmiş.
Geçtiğimiz hafta, sessiz sakin bir İstanbul gecesinde Hayrünnisa Gül kimselere görünmeden şehre gelmişti. Belli ki methini duymuş olmalı ki hemen soluğu Etiler‘de yeni açılan bir lokantada aldı.
Bu aralar hemen herkes Etiler‘deki
Fenix‘te masa kapmak, orada görünmek için birbiriyle yarışıyor. Hemen her gece dolu ve İstanbul sermayesinin eski ve yeni paraları orada kaynaşıyor. Dekorasyonu da muazzam; zaten bu konuda uluslararası şöhreti olan Zeynep Fadıllıoğlu‘nun imzasını taşıyor. Andrew Martin iç mimari ödülü sahibi ve Ağa Han ödülü için finalist olan Fadıllıoğlu tam bir vaha yaratmış Etiler’in ortasında. Hakikaten içeriye girdiğinizde gözlerinizi alamıyorsunuz.
Dekorasyona neredeyse bir profesyonel kadar ilgili Hayrünnisa Gül de Fenix‘i detaylı bir şekilde inceledi.
Bu ziyaretin bir başka anlamı daha var tabii ki. Bir süredir Ankara’da ciddi bir yol ayrımı göze çarpıyor: Türkiye karpuz gibi ikiye bölündüğünden beri bir taraf kutuplaşmayı artırmak için uğraşıyor, Çankaya Köşkü ise diyaloğa daha açık bir mesaj veriyor.
Bu açıdan Beyaz Türkler‘in bir numaralı mabedi olan Fenix‘e Hayrünnisa Gül‘ün ziyareti, son günlerin moda tabiriyle söylemek gerekirse, gayet manidar.
Pensilvanya’ya uyarı
Bİrkaç sene öncesine gidelim. Turgay Ciner o zamanlar Sabah‘ın sahibi ve şirketi halka açmak istiyor. Yavuz Semerci ise Vatan gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. Vatan güya bağımsız ama Doğan tarafından desteklendiği biliniyor, zaten bir süre sonra da Doğan Grubu‘na satılıyor.
Turgay Ciner eğer Sabah‘ı halka açsa büyük gelir elde edecek. Bu da doğal olarak en büyük rakibi Doğan Grubu‘nu zorlayacak.Devreye her dönemin kullanışlı ekonomi gazetecisi Yavuz Semerci giriyor ve Ciner‘e savaş açıyor, arka arkaya yazılar yazıyor Sabah‘ın halka açılmasıyla ilgili. Vatan da o yazıları gayet güzel sunuyor ve Sabah‘ın halka açılması iptal ediliyor. Şimdi Turgay Ciner Habertürk’ün sahibi, Yavuz Semerci de o gazetenin köşe yazarı.
Ciner iktidarla arasını düzeltmek için her şeyi yapıyor, hatta süpermarketçi Alo Fatih‘i yani Fatih Saraç‘ı bile medya kurumunun tepesine atıyor. Başbakan sık sık Alo Fatih‘i arıyor, fırçalıyor, talimat veriyor. 17 Aralık sonrası yayınlanan tapelerde Alo Fatih‘in medyayı tehdit unsuru olarak kullandığını da öğreniyoruz. Mesela Türk Telekom‘un Digiturk ihalesine girmek istediği, Alo Fatih‘in de Telekom yöneticilerini tehdit ettiği de kayıtlarda. “Eğer bu ihalelere girerseniz ben de Telekom pornocu oldu diye haber yaptırırım” diye tehdit ediyor Alo Fatih. Hakikaten de o haber yapılıyor. Habertürk‘ün internet sitesindeki haberi tıklıyorum, içinde bir link’e yönlendirili-yorum: Gazeteport‘un özel haberi için tıklayın. Gazeteport‘un sahibi ise... Evet... Yavuz Semerci.
İster istemez düşünüyorum, Alo Fatih bir talimatı da Yavuz Semerci‘ye mi vermiş. Sonuçta Semerci‘yi biliyorum, o aralar kim işine gelirse onun borusunu öttürür.
17 Aralık’tan sonra Erdoğan, anladık ki Ciner‘i sildi, tapelere bile yansıdı. İşin acıklı tarafı kimsenin ciddiye almayıp umursamadığı Yavuz Semerci‘yi de okuyup şikayet ediyormuş Erdoğan, bu da kayıtlarda var. Ve geçtiğimiz günler, seçim ertesi... Yavuz Semerci aniden Pensilvanya‘ya ziyarete gitti, Fethullah Gülen‘le konuştu, fotoğraf paylaştı. ‘Off the record’muş, gazeteci Semerci oradan gazetecilik yapamadan döndü.
Son zamanlarda Cemaat‘teki dostlardan çok duyu-yorum: Hepsi bizim içimizde yetişti, dost bildik, bizi arkadan vurdular. Mesela Nihal Bengisu Karaca‘dan sık sık şikayet ediyorlar. Galiba Cemaat pek adam seçmeyi bilmiyor. Şimdi de Yavuz Semerci‘ye bel bağladıklarına göre. Neyse, ben hatırlatmış olayım.
Rastgele sohbetler
Taksici bana anlatıyor: “Tayyip Erdoğan 17 bin kilometre yol yaptı, havalimanları yaptı, Ortadoğu’nun lideri oldu Türkiye.” Hiç uçağa binmemiş, hiç yurtdışına çıkmamış, gününü İstanbul trafiğinde geçiriyor.
Bebek’te yürüyüş denen şey: Eşofmanlar giyilmiş, koşu ayakkabıları seçilmiş, güneş gözlükleri takılmış ve Bebek’te eski Ab’bas’la Hisar arasında salına salına yürünüyor. Üzgünüm ama bu dediğiniz şey yürüyüş değil.Siyaset orucu: Seçim öncesi Beyaz Türk mekanlarında sadece ama sadece siyaset konuşulu-yordu. Şimdi 17 Aralık hiç yaşanmamış, hatta seçimler hiç olmamış gibi bir hava. Yaz tatili planları, restoranlar, alışveriş. Bir arkadaşımın dediği gibi “Fuat Avni’yi de takibi bıraktım, oh be rahatladım, yeter artık.”
Doğu Perinçek’le telefon: Haksız yere yıllarca hapiste tutulduktan sonra geçenlerde özgürlüğe kavuşan Doğu Perinçek‘e bir geçmiş olsun telefonu açtım. Perinçek içeri girdiğinde bambaşka bir dünya vardı: Sosyal medya, Arap Baharı, yol-
suzluk iddiaları öncesi, Mandela’nın yaşadığı bir dünya. Perinçek‘e hapisten çıktığındaki Türkiye’yi nasıl bulduğunu sordum, “Değişmiş mi” dedim. Bir an duraksadı, sonra “Türkiye değişecek, iki yıl içinde değişecek hem de, göreceksin” dedi. Yıllar siyasetçiliğinden hiçbir şey götürmemiş belli ki.
MODA'YA GÖÇ BAŞLADI
İstanbul’da bir ada
Moda’da Buket Uzuner‘le bir öğleden sonra. Hafta içi gündüz vakti sokaklarda hiç hareket yok, semtin eski sakinlerinin yanısıra yeni yeni burayı keşfeden gençler, özellikle de Türk hipster’ları tek tük görünüyor.
Moda’nın zaman zaman durmuş gibi bir havası vardı, şimdi tam anlamıyla İstanbul’un içinde bir ada olmuş. Bu haliyle büyüleyici. Giderek daha fazla insandan “karşı”ya taşınma fikrini duyuyorum ve bu sohbetlerde sık sık Moda gündeme geliyor. Hayat tarzına müdahale edilemeyecek özgür bir alan arayışını anlayabiliyorum. Son dört-beş yıldır Moda‘ya yoğun bir göç başladı. Buket Uzuner bir yandan yeni romanı “Toprak”ı bitir-meye çalışıyor, diğer yandan yeni kaybettiği annesinin ardından yaraları sarıyor. Gündeliğin dayatmasını her zamanki gibi yazarak aşmaya çalışıyor, ama bu sefer sarsıntı -anne kaybı- çok sert vurmuş.
Ve yerel siyasette de Buket Uzuner‘in adını görüyorum. Kadıköy’deki Caferağa Mahallesi’nde ihtiyar heyetine seçilmiş, karşı komşusu Enis Fosforoğlu‘yla birlikte. Muhtar Zeynep Ayman‘ın listesindeki bir başka yazar da Anais Martin.
İhtiyar heyeti ayda bir toplanıp mahalle üzerine tartışacak.
KONU THY
Bir tebrik, bir eleştiri
Türk Hava Yolları’nın Atatürk Havalimanı dış hatlardaki yeni CIP salonunu ancak gezebildim. Nihayet yolculuk öncesi üstüste oturmaktan kurtulduk, alt katta koskocaman bir alan daha yapılmış. Tabii bu arada yemekler de artmış. Artık lounge‘da taze simit bile yapılıyor.
Ben hemen mantıyı denedim. El yapımı. Hamuru gözünüzün önünde açılıyor. Mükemmeldi. Bir gün önce Türkiye’nin en iyi lokantalarından Borsa‘da denemiştim, yarattığı hayal kırıklığı karşısında adeta üzülmüştüm.
Keşke THY lounge’undaki mantıyı dışarıda da yiyebileceğimiz bir yer olsa... Salonda mantı yiyince uçakta da bir güzel uyudum, havada ikram edilen mantıyı ise yiyecek halde değildim artık.
Bu işin tebrik kısmıydı, bir de eleştirim var.
Fark ettim ki, uçaklardaki yemek tepsileri yine değişmiş. O peri bacaları şeklindeki tuzluk-biberlik yeniden gözden geçirilmeli. Hem gelirken, hem giderken bu tuzlukların nasıl aktığını çözmeye çalışan yolcular gördüm. Dahası, akışı ayarlanamıyor da. Ya hiç akmıyor,
ya çok akıyor.