Kişilerin kendi yanlışlarını ve yanılgılarını kabûl edip özür dilemeleri saygınlık ve erdemlerinin doğal sonucu olmasına karşın, çok kimse direnme çıkışlarıyla eleştiriye katlanmamaktadır. Toplumsal yaşamda birçok sorunun çözümü ilişkilerdeki içtenliğe, yakınlık ve güvenle sağlanacakken yanlışta direnme, kusuru kabûl etmeme, uyaranlarla iyi niyetli eleştirenlere saldırı ilkellik biçiminde sürmektedir. Oysa “İyi ilâç acıdır” sözünün vurguladığı katkı, yardım ve uyarı eleştirinin değerini ortaya koymaktadır.
Herkes kusur işleyebilir. Herkes yanlış yapabilir. Yanlışları doğru sanarak yapar. Yanlış olduğunu bilse yapmaz. Herkes hasta olabilir. Bunlar çok doğal durumlardır. Ancak bilerek, isteyerek, amaçlı biçimde kötü davranmanın bağışlanır yanı yoktur. İnsanın kendini bilmesi kadar da önemli bir olgunluk belirtisi yoktur.
Kendimizi denetleyerek, görevlerimizi ve yükümlülüklerimizi bilerek toplumdaki yerimizin hakkını vermek durumundayız. Başkalarına söyleyecek sözümüz ancak kendimize düşeni yaptıktan sonra haklı olur. Okurlarımızdan üniversite öğrencisi GERÇEM ALTUNORDU’nun özeleştirisini okurlarımızla paylaşmaya değer bulduğumuzdan kendi koyduğu başlıkla köşemize alıyoruz:
“SUÇ ORTAĞIYIZ HEPİMİZ”
“Değersizleşmek... Karaktersiz bir hayata heves etmek... Cahilliği yüceltmek... Korkuyla yaşamak... Haklıyla haksızın ayrımına varamayacak kadar alçalmak... Sıradanlaşmak... Akıllısından nefret ederken, akılsızını taparcasına sevmek... Tercihen hep yanlışı yeğlemek... Hayallerini dahi sırf menfaatlerle süslemek... Geçmişi unutmak... Şimdiyi yaşayamamak... Geleceği öngörememek... Duygusuzlaşmak... Ve susmak...
Türk toplumunun özellikle de son zamanlarda düştüğü içler acısı vaziyeti anlatmaktadır tüm bu yazılanlar. Hiçbirisi de abartı değildir. Çünkü her birinin yakınmalarımızda, başımıza gelen tüm felâketlerde ve yaşamak mecburiyetinde kaldığımız tüm acılarda oldukça açık izleri vardır. Bunun aksini iddia etmek ya da her birini haksız yere yapılan, ağır birer eleştiri olarak nitelendirmek, var olan yarayı biraz daha açarak, akan kanın biraz daha şiddetlice dökülmesine hizmet etmektir. Bu, biraz daha kaybetmenin ve biraz daha geriye doğru adımlar atmanın bir diğer adıdır. Bu yüzden kabûl etmemiz gerekir ki toplumumuz hastalanmıştır.
Eğer bir toplum, geçmişte yaptığı hâtaları yinelemekten bıkmıyorsa ciddî bir hafıza sorunuyla baş başadır. Beyinsel anlamda sahip olunan bu derdin, bizleri nerelere kadar sürüklediği de gayet aşikârdır. Her günümüz birbirinden daha da berbat bir şekilde geçer olmuşsa, bugünümüzle de ilgili, görmezden gelemeyeceğimiz vahim sıkıntılarımız var demektir. Plânlarımızın ve umutlarımızın kaynağını para, şan, şöhret gibi geçici ve değersiz malzemeler oluşturuyorsa, demek oluyor ki geleceğimiz de oldukça karanlık ve güvensiz... Bu ülkenin en önemli kurumlarında en olmazlar yer alabiliyorsa, akılsızı akıllıya tercih ettiğimiz yadsınamaz bir gerçek oluvermiştir. Her gün tartıştığımız meselelerin ucu mutlaka adalet kavramına uzanıyorsa, haklıyla haksızın yerini karıştırdığımız oldukça yerinde bir tespittir. Televizyonlarımızın ekranlarına hâkim olan programlar, olabilecek en üst laçkalıkta ise sıradanlaştığımızı ve giderek karaktersiz bir hayata olan hevesimizi hiçbir güç inkâr edemez. Sahip olduğumuz tüm ilişkilere samimiyetsizliği ve sevgisizliği egemen kılmışsak, baştan aşağıya kirlendiğimiz kesindir o halde.
Ve hiçbir hâta bir türlü onarılamayıp, toplumu kangren edebilecek seviyeye kadar getirebilmişse, bu durumu ancak suskunluğunu alışkanlık hâline getirmiş, sessizliği en güvenli liman olarak görmüş olan insanımızın, kendinden geçmişliğiyle ve sorumsuzluğuyla açıklamak mümkün olmuştur.
Elimizdeki tüm bulgular, Türkiye’de ciddi bir toplumsal sorunun varlığına işaret etmektedir. Henüz bu rahatsızlığın tam olarak idrak edilememiş olması da durumun dramatikliğini yansıtmakta ve yaşatmaktadır aynı zamanda. Hastalık kronikleşerek, bizleri dönüşü olmayan bir yola saptırmak üzeredir. Bu durumun sorumlusu da halkın ta kendisidir. Yani, kabahat herkeste, hepimizdedir. Silkelenip, acilen kendimize gelmekten de başka çâremiz yoktur.”