Son dönemde, istisna veya muafiyet yoluyla alınmayan ve teknik olarak “vergi harcaması” olarak ifade edilen vergiler sıkça gündeme geliyor. Bunun yanında ciddi bir kavram kargaşası da var. Uzlaşma yoluyla silindiği iddia edilen vergi ve cezalar da yoğun şekilde tartışılıyor.

Algı itibarıyla toplumda bir kesimin korunup kollandığı düşüncesi oluşuyor. Bu da kamuoyunda rahatsızlık yaratıyor, hatta toplumun önemli bir kesimini tahrik ediyor.

Önce vergi harcaması meselesinden başlayalım. Hemen hemen tüm vergi kanunlarında; mükellef, matrah ve oran gibi temel unsurlar belirlendikten sonra muafiyet ve istisnalar sıralanır.

Vergi muafiyeti, bazı kişi veya kurumların vergi dışı bırakılmasıdır. Vergi istisnası ise bazı konuların vergi kapsamı dışında tutulması anlamına gelir.

2026 yılında vergi harcaması tutarı 3 trilyon 597 milyar TL olarak bütçe kanunu ekinde yer almaktadır. Yani devlet bu tutarı almaktan vazgeçmektedir. Peki bu, birilerinin cebini doldurmak anlamına mı geliyor? Asıl soru bu.

Bu tutarın yaklaşık dörtte biri, asgari ücretten alınmayan gelir vergisi ve damga vergisinden oluşmaktadır. Dolayısıyla ortada bir “koruma” varsa, bu doğrudan asgari ücretliye yöneliktir. Buna da kamuoyunda kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum.

Engellilerin ÖTV’siz araç alımı da bir vergi harcamasıdır. Sosyal boyutu itibarıyla buna da itiraz edilmez.

Esnaf muaflığı, genç girişimci istisnası, bazı ücret istisnaları… Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunlar zaten olması gereken düzenlemelerdir.

Bunun yanında teknik olarak istisna olması gereken durumlar da vardır. Örneğin KDV Kanunu’na göre ithalat KDV’ye tabidir, ihracat ise istisnadır ve duruma göre iade edilir. OECD ülkelerinde “varış ülkesinde vergilendirme” prensibi geçerlidir. Yani hem ithalattan hem ihracattan KDV alamazsınız. İhracatı istisna tutmak zorundasınız.

Kurumlar Vergisi Kanunu’ndaki iştirak kazançları istisnası da mükerrer vergilemeyi önlemek için zorunlu bir düzenlemedir.

Bir de teşvik amaçlı istisnalar var. Tartışmaya açık alan biraz burası. Örneğin bazı yatırım fonları ve ortaklıkların şartlı istisnaya tabi tutulması, hisse senedi alım-satım kazançlarından vergi alınmaması gibi.

Sıkça gündeme gelen pırlanta, inci ve elmas gibi kıymetli taşlardan KDV ve ÖTV alınmaması meselesi de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bu konuyu “ekmekten vergi alınıyor, pırlantadan alınmıyor” düzleminde tartışmak, açıkçası ekonomik gerçekliği ıskalamaktır.

Türkiye küresel ekonominin bir parçasıdır. Bu alanlara vergi getirildiğinde, Türkiye’yi diğer ülkelerden negatif yönde ayrıştırırsınız. Kripto varlıklardan vergi alınmaması yaklaşımı da bu çerçevede okunabilir.

Peki tüm istisna ve muafiyetlerin makul bir gerekçesi var mı? Hayır.

Örneğin kâr dağıtımında yüzde 50 istisna uygulanması ciddi şekilde tartışmalıdır. Vergi cenneti ülkelere yapılan ödemelere yüzde 30 stopaj öngörülüp bu ülkelerin belirlenmemesi de fiilen bir vergi harcamasıdır.

Son dönemde bazı istisnalar zaten kısıtlandı. Taşınmaz satış kazancı istisnasının kaldırılması, serbest bölgelerden yurt içine yapılan satışlardan elde edilen kazançların istisna dışına çıkarılması gibi. Ancak bu alanda atılması gereken daha çok adım olduğu açık.

Peki vergi harcaması neden bu kadar tartışılıyor?

Çünkü sistemin diğer tarafında ciddi sorunlar var.

Birincisi; akaryakıt (eşel mobil öncesi), motorlu araçlar, tütün ve alkollü içecekler ile GSM hizmetlerinde anormal düzeyde vergi yükü bulunuyor.

İkincisi; ÖTV, artık anlamının çok dışına çıktı ve özel olmayan birçok mal grubu bu verginin kapsamında.

Üçüncüsü; vergi sayısı fazla. Neredeyse attığınız her adımda vergi ödüyorsunuz.

Dördüncüsü; kayıt dışılık yüksek. Bu durumda “kümesteki kazların” itirazı da doğal olarak yükseliyor.

Beşincisi; Maliyenin agresif uygulamaları zaman zaman mükellefleri ciddi şekilde zorluyor.

Hal böyle olunca, vergi harcaması sanki belirli bir kesime ayrıcalık sağlanıyormuş gibi algılanıyor ve toplumsal tepki yanlış adrese yöneliyor. Oysa sorun, sistemin genelinde.

Yukarıda sayılan alanlarda iyileşme sağlanmadan bu tartışmanın sağlıklı bir zemine oturması mümkün değil.

Gelelim uzlaşma meselesine…

“Vergiler siliniyor” iddiaları üzerinden yürüyen tartışmaların önemli bir kısmı gerçeklikle örtüşmüyor. Öncelikle şunu net söylemek gerekir: Vergide uzlaşma kaldırıldı. Bugün sadece cezada uzlaşma söz konusu.

Kaldı ki uzlaşma olmasa bile, zaten cezada indirim müessesesi uzun yıllardır mevcut. Uzlaşmada dahi cezanın belirli bir kısmı (yaklaşık yüzde 20’si) tahsil ediliyor.

Dolayısıyla bugün itibarıyla uzlaşma üzerinden yürütülen tartışmaların somut bir zemini yok.

Ancak geçmişte, özellikle Merkezi Uzlaşma Komisyonu nezdinde yüksek tutarlı dosyalarda tartışmalı uygulamaların yaşandığı da biliniyor.

Burada asıl sorun, konunun sağlıklı tartışılamaması. Sosyal medyada ciddi bir dezenformasyon söz konusu.

Bazı hatalı veya tartışmalı vergi inceleme raporlarında, yargıya gitme riskinin hesaplanarak uzlaşma yoluyla erken tahsilat sağlanmasını ben doğru buluyorum.

Ancak idarenin toplumla yeterince şeffaf iletişim kuramaması ve “vergi mahremiyeti” gerekçesiyle bilgi paylaşmaması, bu tartışmaları daha da büyütüyor.

İsmini vermeye gerek yok; kamuoyunda çok konuşulan bir şirkete ilişkin uzlaşma kararının doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü ilgili vergi inceleme raporu baştan sona hatalıydı.

Bu tür mekanizmalar aslında bir otokontrol işlevi görüyordu. Ancak vergi aslında uzlaşmanın kaldırılmasıyla birlikte bu tartışma alanı da büyük ölçüde ortadan kalktı.

Son olarak İYİ Parti Bursa Milletvekili Selçuk Türkoğlu’nun “son 18 yılda 200 milyar dolar vergi silindi” iddiasına değinmek gerekiyor.

Bu iddia doğru değil.

Uzlaşma yoluyla silinen vergi ve ceza tutarları faaliyet raporlarında açıkça yer alıyor. İlgili yılların kurlarıyla yapılan hesaplamalar böyle bir sonuca ulaşmıyor.

Sayın vekilin bu hesabı yeniden gözden geçirmesinde fayda var. Aksi halde kamuoyu yanlış yönlendiriliyor.