Reklamsız Sözcü
ZEYNEP GÜRCANLI

Ve İsrail kazandı…

11 Ocak 2016

Tarih boyunca yıldızları zaten hiç barışmamıştı.
Ama savaşa da hiç bu kadar yakın olmadılar.
Biri Sunni bloğunun finansörü, diğer ise Şii bloğunun lideri olan Suudi Arabistan ile İran sıcak çatışmanın eşiğine geldi.
Diplomaside kuraldır; sular bulandığında sorulan ilk soru, “Bundan kim kârlı çıkar?” olur.
Ortadoğu'daki Suudi Arabistan-İran gerginliğinin kazananı bu iki ülke de değil; iki ülkenin de resmen “düşmanı” olan İsrail.
Ortadoğu'da son dönemde yaşananlara bakınca, hemen her kargaşadan, çatışmadan, devrim ya da iç savaştan kârlı çıkan ülkenin İsrail olduğunu görmek mümkün.
Mısır'da tünellerle İsrail'in Gazze'ye uyguladığı ambargonun delinmesini sağlayan Hüsnü Mübarek, iktidardan düştü. Yerine geçen Müslüman Kardeşler'in kısa iktidarı döneminde bazı tüneller kapatılırken, diğerleri içinden koca tır'ların geçirilmesini sağlayacak kadar genişledi. Müslüman Kardeşler askeri darbeyle iktidardan indirildi, seçilmiş Cumhurbaşkanı yerine geçen darbeci lider Sisi'nin ilk yaptığı, tünelleri kapatmak oldu. Şimdi Sisi, Gazze'nin can damarı olan tünelleri, bir daha kullanılmasınlar diye suyla doldurmaya hazırlanıyor.
Irak'ta İsrail'in en büyük baş ağrısı olan Saddam Hüseyin dönemi kapandı. Irak, resmen olmasa da fiilen üçe bölündü. Irak'taki rejim değişikliğinden en çok yararlanan iki devlet ise İran ve İsrail oldu.
İsrail'in yine “savaş durumunda” olduğu bir başka devlet Suriye idi. Suriye, Türkiye'nin de körüklemesiyle, iç savaşın en derinine gömüldü. Artık İsrail için bir “Esad tehlikesinden” söz etmek mümkün değil.
Geriye, İsrail açısından “en büyük şeytan” olarak görülen İran kaldı. İran da şimdi, ABD'nin bölgedeki en büyük müttefiki Suudi Arabistan tarafından “kuşatma altına” alınmaya çalışılıyor.
Suudiler'in damdan düşer gibi Sünni ülkelerin katılımıyla “İslam İttifakı” kurması;
Türkiye'nin derhal bu İttifak'a dahil olması; Üstüne üstlük Türkiye'nin Mavi Marmara sonrasında kanlı bıçaklı olduğu İsrail ile anlaşma yoluna girmesi;
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, yerden yere vurduğu İsrail devleti hakkında “ihtiyacımız var” diye konuşmaya başlaması…
Tam bu noktada, İsrailli bir yetkilinin, MOSSAD eski Başkanı Ami Ayalon'un dört yıl önce yaptığı bir açıklamadan da bahsetmek gerekir.
Ayalon, 2012 yılında ABD'nin ünlü televizyoncusu Charlie Rose'a verdiği röportajda, “İsrail'in bölgede dengeleri kurmak için İran'a karşı kendisine müttefik oluşturmak zorunda olduğunu” söylemişti. Ve MOSSAD Başkanı aynı röportajda, “Sünnilerin İran'ın üzerine gideceği bir sistem kurulsa iyi olur” deyip, müttefik olabilecek ülkeleri de tek tek saymıştı;
“Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün…”
Yani Suudi Arabistan'ın kurduğu şu meşhur “İslam İttifakı”…
Bunlar tesadüf olabilir mi?
Bir Türk Büyükelçisi sohbetimizde, tüm bu yaşananları “kaosa karanlık ekmek” nitelemesiyle yorumladı.
İran ve Suudi Arabistan uzun süre, Ortadoğu'daki Hizbullah gibi Şii gruplar, IŞİD ya da Nusra gibi Sünni gruplar aracılığıyla birbirleriyle “vekalet savaşı” yürüttüler.
Şimdi doğrudan karşı karşıya gelerek, Rusya ve ABD'nin Ortadoğu'da yapmakta oldukları “vekalet savaşının” piyonları haline dönüştüler.
İsrail kârlı çıktı.
Türkiye'nin ise kendini “piyonluktan” kurtarmak için tek şansı, “selefi-vahhabi” ayarlı dış politikadan vazgeçmekti.
Hükümet, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş aracılığıyla bu kaostan çıkmayı denedi. Ama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan izin vermedi.
Türkiye'yi aslında hiç ilgilendirmeyen bir kavgada, en üst düzeyde Suudi Arabistan'dan yana tavır koyup, Türkiye'yi kaosun derinliklerine itiverdi.
İşimiz zor…

Başika muamması: Hangi anlaşma, kaç asker, hangi saldırı?

Başika'da Türk askerlerinin Iraklılara eğitim verdiği askeri üsse ilişkin her gün yeni bir “muamma” ortaya çıkıyor.
Üsse ilişkin ilk ve en büyük “muamma”, Türk askerinin Irak merkezi hükümetiyle yaptığı “hangi anlaşmaya” dayanılarak buraya yerleştirildiği.
Musul IŞİD'in eline düşmeden önce burada görev yapan Türk Başkonsolos, şimdinin CHP Ardahan Milletvekili Öztürk Yılmaz da, Türk askerinin hangi anlaşmaya dayanarak Başika'da olduğunu bilmeyenlerden…
Yılmaz sohbetimizde öncelikle bir ülkenin, bir diğer ülkede asker konuşlandırılması için “olması gereken prosedüre” dikkat çekti ve şunları söyledi:
“Normalde, bir anlaşmanın iki ülke arasında, Irak merkezi hükümeti ile Türkiye arasında kuvvet konuşlandırılması konusunda yazılı, imzalı bir anlaşmanın olmadığı görülüyor.”
Nitekim, Irak merkezi hükümeti de Başika konusunda çıkan ilk anlaşmazlıkta BM Güvenlik Konseyi'ne başvuracağını açıklamış, AKP hükümeti buna karşılık, ortaya herhangi bir yazılı anlaşma koyamamıştı. Başika'ya gönderilen ek Türk askeri birliği de geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Ancak Bağdat hükümeti bununla yetinmedi; “Tüm askeri geri çekin” demeye başladı. Üstelik ABD'nin de desteğini aldı.
Peki bu kadar baskı karşısında, Ankara orada hâlâ asker tutmayı hangi gerekçeye dayandırıyor olabilir?
Öztürk Yılmaz, Türkiye'nin askerleri Iraklı yetkililerle yapılan görüşmelerde “terörle mücadelede konusunda işbirliği” gibi sözler söylemiş olabileceklerini, Ankara'nın da “bu sözlerden vazife çıkararak”, askeri oraya göndermiş olabileceğine inandığını söyledi. “Keşke hükümet, Türk askerinin hangi yasal belgeye ya da anlaşmaya dayanarak orada olduğunu net şekilde açıklasa da, bu muamma bitse” dedi.
Ancak Başika ile ilgili muammalar sadece “yasal zemin” konusunda değil…
Mesela üste kaç Türk askeri olduğu da “muamma” olmaya devam ediyor.
Başika'da başlangıçta, “eğitim verme amaçlı” 90 kadar Türk askeri olduğu, ancak Ankara'nın geçen yıl aralık başında aldığı ani bir kararla bu sayıyı, tank birlikleri ve muharip askerlerle 600'e kadar çıkardığı söyleniyor.
Sonra gelen tepkiler üzerine bu askerlerin büyük bölümünün çekildiği de ifade edildi. Ancak Başika'da kaç asker olduğu, kaç takviye ve geri çekilme yapıldığı, kaç asker kaldığı hiç resmi olarak açıklanmadı.
Başika konusundaki üçüncü büyük “muamma” ise bu üsse yönelik saldırılar konusunda yaşanıyor.
Başika'ya son dönemde IŞİD tarafından üst üste saldırılarda bulunuldu. Bu saldırılar da hep, tesadüf bu ya, ABD yönetimi en üst düzeyde “askerlerinizi çekin” dedikten sonra gerçekleşti.
Özellikle son saldırı çok dikkat çekici…
ABD Başkanı Obama, “askerinizi çekin” diye ikinci kez yazılı açıklama yaptı. Ardından Başika'ya IŞİD'in geniş çaplı bir saldırı düzenlediği açıklandı.
Açıklamayı da bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptı. Erdoğan, saldırı konusunda ayrıntı bile verdi; üsteki Türk askerlerinin saldırıyı püskürttüğünü, hatta 18 IŞİD militanını öldürdüğünü söyledi.
Erdoğan bir adım daha ileri giderek, saldırının “Başika kampıyla ilgili atılan adımın ne kadar isabetli bir karar olduğunu ortaya koyduğunu” da söyledi.
Ancak ilginçtir, Türkiye'nin Musul'daki en büyük “müttefiki”, Türk askerinin Başika'da eğittiği Sünni Heşdi Vatani (Gönüllü askerler) grubunun Başkanı, Musul eski Valisi Esil Nuceyfi çıkıp, “Saldırı olmadı” deyiverdi. Nuceyfi, son saldırı ve 18 IŞİD militanı öldürüldü açıklamalarından sonra yaptığı açıklamada, “Başika kampına hiçbir saldırı düzenlenmedi. Bir önceki gün IŞİD'in kampa saldıracağı yönünde duyumlar almıştık. IŞİD mevzileri peşmerge ve Heşdi Vatani birlikleri tarafından bombalandı. IŞİD'in bir havan topu bile kampımıza isabet etmedi” ifadesini kullandı.
Irak devlet televizyonu da son saldırıyı resmen yalanladı, “Başika'ya saldırı olmadı” haberi yaptı.
Tüm bunlar üst üste gelince, konu iyice anlaşılmaz oldu.
Kamuoyuna sızan gizli toplatıdaki “Atarız üç füze” konuşmaları nedeniyle Irak ve Suriye politikaları konusunda kafaları zaten karışık olan Türk vatandaşları da, “stratejik derinliğin” en dibine ulaşmış oldu.

İran'ın “Milli sporu”: Büyükelçilik basmak

Suudi Arabistan'ın aralarında Şii dini liderlerin de olduğu 47 kişiyi idam etmesinin ardından Tahran karıştı.
İranlılar başkentteki Suudi Büyükelçiliği'ni ve Meşhed'deki Başkonsolosluğu bastı, yaktı, yıktı.
Ancak bu İran'da yaşanan ilk yabancı temsilcilik saldırısı değil. 1979 İslam Devrimi'nin ardından benzer saldırılar birbiri ardına geldi.
Devrim sonrası ilk saldırıya uğrayan büyükelçilik, İran'dan kaçan Şah'a kapılarını açan Mısır'ınki oldu. Hemen ardından da 4 Kasım 1979'da “Kara Cuma” olarak geçen, Tahran'daki İngiliz ve ABD büyükelçiliklerine yönelik saldırılar yaşandı. Her iki büyükelçilik binası da, Tahran Üniversitesi öğrencileri tarafından basıldı ve işgal edildi. ABD Büyükelçiliği baskınında da 71 kişi rehin alındı.
Ancak “Büyükelçilik yakma” alışkanlığı, devrim günleriyle sınırlı kalmadı.
2006'da, Danimarka'da bir derginin Hz Muhammed'in karikatürlerini yayınlamasının ardından Tahran'daki Danimarka Büyükelçiliği basıldı. Protestocular büyükelçilik bahçesine kadar girdi, binaya taş ve molotoflarla saldırdı.
Aynı karikatürler bir de Avusturya'da bir gazete tarafından basılınca, Tahran'daki Avusturya Büyükelçiliği de İran'ın “milli sporundan” nasibini aldı, saldırıya uğradı.
Devrimin ilk günlerinde saldırıya uğrayan İngiltere Büyükelçiliği, Kasım 2011'de bir kez daha aynı akıbeti yaşadı. Büyükelçilik, İngiltere'nin İran'a koyduğu yaptırımlar nedeniyle basıldı, yakıldı. İngiltere Büyükelçiliği'ni kapatmak zorunda kaldı. Tahran'daki İngiliz
Büyükelçiliği ancak 3 yıl sonra yeniden açılabildi.

İyi ki Türkiye'de idam cezası yok!

Suu­di Ara­bis­ta­n'­da 47 ki­şi­nin yı­lın ilk gün­le­rin­de, ka­fa­la­rı ke­si­le­rek idam edil­me­le­ri tüm Or­ta­do­ğu'yu ka­rış­tır­dı.
Olay­dan son­ra Tah­ran ile Ri­yad ara­sın­da baş­la­yan ger­gin­lik, tüm böl­ge­ye ya­yı­lır­ken, idam­la­rın ge­rek­çe­si ara­da kay­na­dı git­ti.
İdam­lar, Suu­di Ara­bis­ta­n'­ın 2011 yı­lın­da “A­rap Ba­ha­rı­” pro­tes­to­la­rı­nı or­ta­ya koy­du­ğu “Kab­de­tu'l Ha­di­diy­ye­” ya­ni De­mir Yum­ruk ya­sa­sı çer­çe­ve­sin­de ger­çek­leş­ti­ril­di. Bu ya­sa, ül­ke­de Suu­di re­ji­mi kar­şı­tı her tür­lü pro­tes­to ve eleş­ti­ri­nin
“en ağır şe­kil­de ce­za­lan­dı­rıl­ma­sı­nı­” içe­ri­yor. 2012'de içe­ri­ği ge­niş­le­ti­len ya­sa­ya,
“K­ra­l'­ın şah­sı ve ai­le­si­ne ha­ka­re­t” de da­hil edil­di.
Ve İra­n'­ın ida­mı­na bü­yük tep­ki gös­ter­di­ği Şeyh Nimr, bu ya­sa kap­sa­mın­da, sal­ta­na­tı ve re­ji­mi eleş­tir­di­ği için idam edil­di.
Suu­di Ara­bis­tan, Kra­l'­ın yet­ki­le­ri­nin ne­re­dey­se son­suz ol­du­ğu Kral­lık re­ji­mi ile yö­ne­ti­li­yor.
Tür­ki­ye ise de­mok­ra­si… An­cak bu­gün­ler­de “i­le­ri de­mok­ra­si­” ül­ke­de ha­kim ol­du­ğun­dan, ga­ze­te­ci, dok­tor, va­tan­daş, hat­ta li­se öğ­ren­ci­si on­lar­ca ki­şi “Cum­hur­baş­ka­nı'na ha­ka­re­t” suç­la­ma­sıy­la gö­zal­tı­na alı­nı­yor, ha­pis ce­za­sı­na çarp­tı­rı­lı­yor, taz­mi­nat öde­me­ye mah­kum edi­li­yor.
İyi ki Tür­ki­ye res­men Suu­di Ara­bis­tan gi­bi bir “tek ada­m” re­ji­mi de­ğil… Ve iyi ki
Tür­ki­ye'de idam ce­za­sı yok…
Tür­ki­ye'de de “tek ada­m” sis­te­mi ya­sal ola­rak ge­çer­li olur­sa…
İş­te o za­man “vay ha­li­mi­ze…”

KENT FISILTISIAnkara'nın ana gündemi atamalar… Bakanlar birbiri ardına birlikte çalışacakları bakan yardımcılarını atıyorlar. Genellikle eski AKP'li vekiller, bakan yardımcısı olarak atanıyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nda da yine AKP'den eski bir vekilin; Adıyaman eski Vekili Murtaza Yetiş'in Bakan Yardımcısı olarak atanacağı kulislere sızdı. Hatta bunun haberleri bile yapıldı. Ancak Ankara'da, halen Başbakan Davutoğlu'nun danışmanı olarak çalışan Yetiş'in, bu görevi “reddettiği” konuşuluyor.

Neden acaba?

Yazarın Diğer Yazıları
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet