Kendini sansürleme

Eskiden, gazetelerde yer alan köşe yazılarına “fıkra”, köşe yazarlarına da “fıkra yazarı” denirdi. Bendeniz de hasbelkader 1983'den beri çoğunlukla iktisadi konulara değinen bir fıkra yazarıyım. Hukuktaki kullanımı dışında “fıkra”nın bir diğer anlamı da çok kısa “komik” hikayedir. Bu hikayelerin güldürücü ve güldürürken düşündürücü olması gerekir. Bunların en muhteşemleri de Türk milletinin derin zekasını gösteren, kendiyle dalga geçtiği Nasrettin Hoca fıkralarıdır. Önce radyonun daha sonra televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte “sesli-görüntülü” medyada da köşe yazarlığına benzer “köşe konuşmacılığı” gelişti. Hatta habercilerin hepsi birer “köşe konuşmacısı” daha doğrusu “köşe kadısı” kesildi. Bunlara ilaveten, hemen her kanalda ve her akşam birbirinin sözünü kesen hasım veya “al gülüm; ver gülüm” muhabbeti yapan hısım “köşe tartışmacıları” zuhur etti. Bunların bir kısmı zaten yazılı basında aynı işi yapıyordu. Tartışmacıların çoğu kendi “mahallesinin” sözcüsüdür. Bu işi para almadan (icap ederse üste para bile vererek) yaparlar. Düşük maliyeti yüzünden horoz döğüşüne benzeyen “tartışma programları” televizyon kanallarının vazgeçilmez şovları oldu.

YAZAR  KENDİNE SANSÜR UYGULAR

İster muhabir, ister muharrir olsun; başarılı gazeteciler, aslında “pazarlama uzmanı” satıcılardır. Sattıkları ürün, halkın (aslında hedef müşteri kitlesinin) derdine tercüman olmaktır. Ancak ünlenmek için, hedef kitlenin “borazanı” hatta “tetikçisi” olmak gerekir. Gazetecilik, muhalefet yapmaktır. Bu yüzden iktidar yanlısı yazarlar da iktidarı övmekten çok “muhalefete muhalefet” ederek “müşteri” sayılarını artırır. Usta gazeteci, hedef kitlesinin okumak veya duymak istemediği bir şeyi yazmaz. Yazmamak uğruna, kendine en katı sansürü uygular. Televizyon programları için de bu kural aynen geçerlidir. Gelelim işin iktisadi teorisine. Medyanın “varlık nedeni” (raison d'etre) ya da temel misyonu nedir? Yani medya, hangi kök ihtiyacı (generic need) tatmin eder? Başlangıçta bu soru “haber alma” diye yanıtlanmıştır. Zamanla anlaşılmış ki, kök ihtiyaç haber alma değil “insanın inançlarını doğrulama” gereksinimidir. Medyada yer alan haber ve yorumlar “okurun/müşterinin” bu ihtiyacını giderecek tarzda kaleme alınır. siyasi gazetecilikte değişmeyecek düstur “olay yok, vesile var; haber yok, propaganda var”dır.

OKUR DA KENDİNE SANSÜR UYGULAR

Gazete okurları veya televizyon seyircileri kendi fikir, inanç ve görüşlerinin doğruluğunu teyit eden haber ve yorumları okur. Bununla tatmin olur. Mutsuz olmamak için aksi görüşleri savunan yazıları okumaz. Kendine “okuma sansürü” uygular. İnancını zayıflatacak şeyler gerçek bile olsa, onları duymak istemez. Okuduğu yazarların, karşı tarafa yönelttiği eleştiri, alay ve hatta hakaretler onun yüreğine yağ bağlatır. Usta yazarlar da bunu bilerek vurdukça vururlar. Pazarlamada buna “sadık müşteri” (loyal customer) yaratmak tabir edilir. Müşterinin sadakatini kaybetmemesi için  “marka” bir yazarın,  karşı fikre asla prim vermemesi gerekir. Her yazısını “biz haklıyız, onlar haksız; biz iyiyiz, onlar kötü; bizim dediğimiz, doğru, onların dediği yanlış” diye bitirmek zorundadır. Yoksa karizması çizilir. Ne eski müşterilerini koruyabilir ne de yeni müşteri kazanabilir.

Son söz: Otosansür, sansürden beterdir.

Loading...