Milletimizin mülkiyetinde “yastık altında” tabir edilen türden en az 400 milyar dolarlık “ithal altın” olduğu tahmin ediliyor. Bu 400 milyar dolarlık “mali sermaye” milli gelirin büyümesine yani halkın refah düzeyinin artmasına katkı yapmadan öylece yatıp duruyor. Diğer taraftan, hızlı kalkınmak için gerekli yatırımları finanse edecek kadar tasarruf edemediğimizden, yurt dışından tasarruf ithal ediyor, yani dış borç alıyoruz. Bazılarımız bu meselenin “altını ekonomiye sokarak” halledilebileceğini düşünüyor. Akla ilk gelen çözüm; altını olanların, altınlarını bankalarda açılacak “Altın Mevduatı” hesaplarına yatırmaları ve bankaların da bu altınları yatırımcılara kredi olarak vermesidir. Nitekim altın mevduatı hesapları açılmasına yıllar önce başlandı. Mevduat sahiplerine, yüzde değil binde mertebelerinde bile olsa altınla faiz de ödeniyor. Ancak altın kredisi diye bir şey duymadım. Yani firmalar veya ihtiyaç sahipleri (mesela ev veya araba almak isteyenler veya düğün yapacaklar) faizi de altınla ödenmek üzere altınla borçlanmıyor. İyi ki de borçlanmıyorlar. Düşünün: Bir firma bundan bir yıl önce 500 milyon TL karşılığı %2.5 yıllık faizle “altın” borçlanmış olsaydı, bankaya olan borcu bugün 1 milyar 75 milyona TL’ye çıkmış olacaktı. Yani yıllık %115 faiz ödemek zorunda kalacaktı. Hemen söyleyeyim: Bir ülkede “Altın Standardı” yoksa o ülkede altın ekonomiye kazandırılamaz. Aslında olsa da düşünülen şekliyle yine kazandırılamaz. Altın istifçiliği sadece ülkemiz değil, tüm dünya için bir sorundur. Ama kişilerin altın saklayarak kendilerini güvende hissetmeleri de göz ardı edilemeyecek bir ihtiyaçtır.

ALTIN STANDARDI

“Altın Standardı” ülke para biriminin, belli bir miktar fiziki altına eşit olmasıdır. Bu, hem altının fiyatını, hem de ulusal para biriminin değerini stabilize eder. Altın standardı, altının kendisi para iken “altınlar çalınmasın” diye “makbuz” (bank-note) mukabili “güvenilir” bir kuruma (trust’a/bankaya) bırakma şeklinde başlamıştır. ABD’de 1790’dan 1970’e kadar tam 180 yıl yürürlükte kalmıştır. Fiyatları balon gibi şişmiş hisse senedi borsasının aniden çökmesi yüzünden, 1929’da ABD’de Büyük Buhran (Great Depression) patladı. Beş yıl içinde milli gelir %25 azaldı, işsizlik 6 kat artarak %30’a çıktı. ABD’de başlayan bu felaket Avrupa’ya sıçradı ve hatta tüm dünyaya yayıldı. Bu meyanda, savaşlar yüzünden ekonomisi çökmüş, halkı perişan olmuş genç Türkiye’nin kalkınma girişimlerini sekteye uğradı. Ekonomik bağımsızlığı pekiştirmek ve fiyat istikrarını sağlamak için 1930’da Merkez Bankası kuruldu. Büyük Buhran’dan önce hemen her ülkede “Altın Standardı” vardı. Altın standardı, küçülen bir ekonomiyi tekrar büyütüp işsizliği azaltmak amacıyla uygulanacak  “para politikasını”nda merkez bankalarının (devletin) elini kolunu bağladığından, Avrupa ülkeleri altın standardını terk etti. ABD “sözde” terk etmedi ama Altın Rezervi Kanunu’nu çıkardı. Bu kanunla, ABD’de yaşayanlar, ellerindeki “sikke ve külçe” altınları bankaya (devlete) verip, karşılığında “kâğıt dolar” almakla mükellef kılındı. 1971’de ABD de altın standardını terk etti. Altınının arzı kısıtlı olduğundan Altın Standardı olan bir ülkede “enflasyona oluşamaz” diye düşünülmüştür. Altın madeni olmayan Osmanlı devleti, borç ödemekten memurlarına maaş ödeyemez hale düşünce, altına bakır katarak (tağşişle) altın para zamanında bile enflasyon yaratmıştır. Aynısını sıkışınca her devlet yapabilir.

SON SÖZ: Parayı altına bağlamak, ekonomiye deli gömleği giydirmektir.