Reklamsız Sözcü
ORAY EĞİN

Bana bir Cemaatçiyi savunduracaklar

27 Aralık 2015

FOTO: SÖZCÜ AKP döneminde medyada bir temizlenme de oldu. Hasan Cemal, Eyüp Can ve Mehmet Altan'ı özlüyor muyuz?

Kendini olduğundan daha önemliymiş gibi pazarlama stratejisinin son başarılı ürünü Eyüp Can'dı ve o balon da patladı. Ama sahiden patladı mı? Hürriyet Gazetesi ‘yollarını ayırmak' için pasta kesmiş, o da kendi İnternet projelerine yoğunlaşmak için görevlerinden ayrılmış. Doğan Grubu'nun her zamanki oyuncaklı diliyle yaptığı açıklamanın içinden çıkamadım: Görevlerinden mi ayrıldı, gruptan mı? Şunu biliyoruz: Doğan Grubu'nda yöneticilik yapan hiç kimse işten atılmıyor, bir köşede bekleniyor ve bir gün mutlaka sıraları geliyor. Bedeli hep gerçek gazeteciler ödüyor.
Dolayısıyla Eyüp Can için de bir ‘ayrılma simülasyonu' yapıldıysa hiç şaşırmam. Nitekim bütün Cemaatçi gazeteciler gibi hedefteydi, işten atılması için baskı yapılıyordu.
İyi mi oldu?
Doğrusunu söylemek gerekirse AKP döneminin medyanın üzerinden silindir gibi geçmesinin bedelini hepimiz ödedik. Sadece muhalif gazeteciler değil, herkes, en merkezdekiler bile bir şekilde büyük ya da küçük bedeller ödedi.
Patronlardan, muhabirlerden sayfa editörlerine kadar… AKP'nin buldozerleri medyayı dümdüz ederken, bir yandan ciddi bir temizlik de yapıldı. Bugüne kadar neden medyada olduğunu hiç anlamadığımız, hiçbir yeteneği olmayan, bir şekilde zamanında bir yer kapmış birtakım isimler de ayıklandı.
“Medyada bazı isimler tasfiye olacak” diye adam asmaya kalkan Ekrem Dumanlı'nın şimdi düştüğü durumdan dolayı arkasından üzülecek miyiz? Mehmet Altan güruhunu çok mu özlüyoruz; Hasan Cemal'in ne kadar boş olduğunu sonunda anladık.
Sonuçta AKP öncesinde de kusurlu, yer yer zararlı bir medya sistemi vardı. Fazlasıyla kusurlu olduğu için bu kadar kolay dönüştürülebildi. Kurunun yanında yaş da yandı, ucu hepimize dokundu. Ama dolaylı olarak AKP'nin azgın hırsı bir şekilde medyada gecikmiş bir temizleme operasyona da vesile oldu.
Eyüp Can da böyle bir isim işte. Gitmesi, hatta hiç medyada olmaması gerekiyordu. Hiçbir yeteneği, hiçbir parıltısı olmadığı halde, bir senelik kurs-yüksek lisans arası vasat bir Harvard master'ıyla kendisini dahi çocuk gibi pazarladı, her biri prestijli okullarda okumuş Doğan Ailesi'nin kızları da bu çocuğun Harvard'lı özgeçmişine kandı. Bu yeteneksizlik, kendini olmadığı bir şeymiş gibi pazarlama, Sinan Çetin-Serdar Erener gibi başka balonlarla klan oluşturup medyanın üzerine çökme falan… Bir gün elbette sonu gelmeliydi. Sanırım şimdi geldi.
Yine aynı soruyu soruyorum: İyi mi oldu? Doğrusu, Cemaat'le savaş konusunda Doğu Perinçek kadar fanatik bir Erdoğan'cı olma noktasındayım. Neredeyse “Helal olsun” diyeceğim. Kim yapıyorsa iyi yapıyor…
Eyüp Can konusunda ise emin değilim. Çünkü ben medyada da, hayatın diğer alanlarında da elenmenin profesyonel kriterlere dayanarak yapıldığı adil bir dünya özlemi içindeyim. Özellikle medyada çünkü şu neredeyse 20 yıllık deneyimim bizim meslekte liyakate göre ödüllendirmenin hiç olmadığını gösterdi bana. Bu çocuk iktidar yandaşları istediği için değil, yeteneksiz olduğu için gönderilmeliydi. Yeteneksizliği benim sübjektif görüşüm de değil: Ne görev verildiyse yapamadığı gibi, gerisinde batık gazeteler bıraktı. Şimdi iktidar yandaşları Eyüp Can gönderildi diye bayram ediyor. Oysa ait olmadığı medyadaki ömrünü en az bir 10 yıl daha uzattılar. Her iddiasına girerim, Vuslat Doğan Sabancı bir şekilde ona tekrar şans verecek. “İktidar istemedi, yeteneklerini tam göremedik” diye yine kapıyı açacaklar ona. Medya patronları da kusurdan muaf insanlar değil; ne kadar söylerseniz söyleyin bazen yanlış ata oynadıklarını kendilerinin görmesi gerek. İktidar bu fırsatı onların elinden aldı. Hep söylüyorum: Cumhurbaşkanı'nın yanında medya stratejisini kim yönetiyorsa hemen kapının önüne konmalı. Erdoğan gerçekten Aydın Doğan'la savaşmak istiyorsa yapacağı çok basit bir şeydi: Üç-dört yerden haber yollatıp Eyüp Can'ı Hürriyet'in başına getirmek. Amiral gemisinin Titanik olması 12 ay bile sürer miydi, emin değilim.

FOTO: SÖZCÜ Soul Cycle karanlık bir odada meditasyon gibi bir spor deneyimi.

Ben de bağımlı oldum

Yeni bir tarikat

Belki izlemişsinizdir, Tina Fey'in Netflix'de yayınlanan “Incredible Kimmy Schmidt” dizisinin bir bölümünde spinning dersleri gizli bir tarikat üyeliğine benzetilip dalga geçiliyor. Her şey meğerse bir yanılsamadan ibaretmiş…
Dizinin kendi bağlamında daha da anlamlı, zira hikaye yıllarca bir tarikatın mahkum edip yer altında tuttuğu dört genç kadının özgürleşmeleriyle başlıyor. Bir tarikattan kurtulanlar, bisiklet dersinde başka bir tarikat bağımlılığı yapıyorlar.
Son yıllarda New York ve Los Angeles'da dalga dalga yayılan, ciddi bağımlıları oluşan Soul Cycle'ın nasıl bir tarikat etkisi yaptığına uzun süre direndikten sonra gözlerimle tanık oldum. Üç sene önce bir arkadaşım bana henüz yeni yeni başlayan Soul Cycle'dan bahsetmişti. O sırada ilgilenmemiştim çünkü grup aktivitelerinden çok hoşlanmıyorum. Dahası Soul Cycle'ın da New York'ta her sene değişen spor modalarından biri olduğunu düşünmüştüm.
Bildiğimiz spinning dersinin daha güncellenmiş hali. Kapkaranlık, gece kulübü gibi bir odada, birbirine çok yakın bisikletlerin üstünde, yüksek sesli müzik eşliğinde geçen 45 dakika. Bir yapan bir daha yapıyor, bir süre sonra hayatın rutin bir parçası oluyor. Terapi, meditasyon yerine Soul Cycle'a gidenler var.
Kimi hocaların derslerinde bisiklet kapmak için erkenden rezervasyon yarışına girişiyor üyeler.
İlk kez geçen hafta Los Angeles'ta deneyince bu bağımlılığı anladım.
Transandantal bir deneyim. Toplu bir ders olmasına karanlık ortam insanı bireysel bir iç yolculuğa çıkarıyor. Yüksek müzik ve bedenin sürekli hareket haline olması diğer binicilerle bağı tamamen koparıyor. Çok hızlı tempoda başlıyor Soul Cycle dersleri, tam ortalarına doğru hafif yavaşlar gibi oluyor. Ama ilk 15-20 dakikada harcanan enerji, bedenin hissettiği acı ve ağrı bir süre sonra beyine sıçrıyor ve düşünce akışı değişiyor. En azından ben bir ara bisikletin üstünde kendi hayatımın sorgulamasına giriştim.
Ders bitince herkes birbirine sarılıyor. 45 dakika karanlıkta kimin yanında terlersiniz ki? Bedenler o kadar yakınlaşmış oluyor sonuçta. Dersin hocası bir film yıldızı gibi zaten. Ben ön sırada bisiklete binen evli kadınların yakışıklı spor hocasına bakıp sıkıcı evliliklerinden 45 dakika da olsa kaçtıklarını, bedenen olmasa da ruhen aldatmaya yakın bir deneyim yaşadığını düşünüyorum. Herkes kendinden geçiyor sonuçta. Kesinlikle sadece bir spor deneyimi denemez, çok fazlası.
Ve, evet, bağımlılık yapıyor.
Yazıyı kesiyorum çünkü Sunset Boulevard üzerinde Soul Cycle dersine yetişmem gerek.

ADA

CAN DÜNDAR

Bir Cumhurbaşkanı'nın intiharı
“Devlet sırrı” diye resmi arşivlerde saklanan “Düşükler Yassıada'da” (…) filmi Bayar'ı, Menderes'i, Koraltan'ı, Zorlu'yu, Polatkan'ı, adaya getirilirken, ifade verirken, yemek yerken, gösteriyor, bu arada filme eşlik eden alaycı bir ses, aşağılayıcı bir tonla yorum yapıyordu.
DP'liler, bu uzak adada kendilerini nasıl bir akıbet beklediğini düşünürken 14 Eylül 1960 gece yarısı aniden uyandırılmışlar ve hemen hazırlanmaya zorlanmışlardı. Çoğu “Vakit geldi” deyip arkadaşlarıyla helalleştiler. Oysa “film çekimine” götürüyorlardı. Ellerine kelepçe vuruldu, iskeleye ışık kuruldu ve Yassıada'ya getiriliş sahnesi “yeniden canlandırıldı.” Ertesi gün “çekimler” yemekhanede, yatakhanede, berberde, kantinde devam etti. Filmin amacı, DP'lilerin içerde kötü durumda oldukları dedikodularına belgeyle cevap vermekti. Ancak filmde kullanılan dil, o kadar saldırgandı ki, izleyenler içerdekilerin “ne durumda” olduklarını o dilden anladılar.
Bayar'ın tepkisi o günlerde geldi. Devrik Cumhurbaşkanı, “çekimler bittikten sonra” 25 Eylül Pazar sabahı hücresinde şu notu yazdı:
“Aileme..! Bayar isminden utanmayınız. Onunla iftihar edeceğiniz günler yakındır.”
Bu satırı yazdıktan sonra gardiyanına banyoya gitmek istediğini söyledi. Çantasına çamaşırlarını koydu. Banyoya girince pantolonundan kemerini çıkardı. Boynuna doladı ve olanca gücüyle sıkmaya başladı. Kapıdaki nöbetçi hırıltıları duyup içeri girdiğinde Bayar'ı yüzü mosmor, kıvranırken buldu. Kulağından kan sızıyordu. 77 yaşındaki eski Cumhurbaşkanı hemen tedaviye alındı. Ayıldığında şunu söyledi:
“Bize Yeşilçam oyuncuları gibi film çevirttiler. Revayı hak mıydı bu…?”
Hikmet Uluğbay'ın intiharına “Hayata müthiş bağlı bir insandı” diyerek şaşanlar var ya…
Onlara hatırlatmak isterim ki, intihar, ille de yaşamdan kopmuşların tepkisi değildir. Hayata en sıkı bağlarla tutunanlar da, sırf sıkı tutundukları için ve o bağları korumak adına, ipi kendi elleriyle kesebilirler bir gün…
… ya hayatın bu hale gelmesinden kendilerini sorumlu hissettiklerinden, ya hayatın böylesine rezilleştirilmesine daha fazla ortak olmak istemediklerinden, ya da kendi kanlarının, hayatın önündeki tıkacı açabileceği umuduyla…
Geride, istikbal için umut ışığı yakan tek satırlık bir not ya da topluma “onur”u hatırlatan bir jest bırakıp, boyunlarına geçirilmiş kemendi bizzat sıkarlar.
İşte o zaman bir tükeniş değil, direniştir intihar…
Varolmanın öteki yoludur.
Ve tarih, bunun örnekleriyle doludur.
(12 Temmuz 1999)

İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram'dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp