Sevgili okuyucularım, gerçek sanatçı olabilmek zor iştir... Çünkü her sanatçı kendi reklamını bir yere kadar düşünür ama onurunu, haysiyetini ayaklar altında çiğnetmez.
Gerçek sanatçı onun bunun peşinde koşup egemenlere, ülkeyi yönetenlere, para babalarına, başbakanlara yağ çekmez, yalakalık yapmaz.
Onun bunun elini eteğini öpmez.
Onurunu ve saygınlığını kendi kişiliği ve sanatının gücüyle ile elde eder.
Sanatçı, topluma örnek olması gereken insandır.

* * * *

Bir de Türkiye’deki tabloyu irdeleyip karşımıza “Sanatçı” diye çıkarılanlara bakınız!
Gerçek sanatçılarımızı tenzih ederim. Onlarla onur duyuyoruz.
Ama gücünü kuvvetini iktidarlara yakın durarak elde eden ve bu yolla malı götürenler için söylenecek çok şey var.
Tepedeki herif büyük patrona, banka genel müdürüne veya başkalarına haber gönderiyor:
“Televizyon reklamında bizim Hülya’yı oynat, parasını peşin ver.”
İsteği anında yerine getiriliyor.
“Akil adamlar listesine Kadir’i madiri de koyun, o bize iyi çalışıyor.”
Kadir, Orhan Baba ve benzerleri akiller tiyatrosuna balıklama dalıp iktidar yağcılığına soyunuyor.
Bazılarına bol kepçe devlet ödülleri dağıtılıyor.
Neyin ödülünü kime, hangi çalışması veya eseriyle veriyorsunuz?
“Sanatçı” olan Hülya Koçyiğit birkaç gün önce büyük devlet ödülüne layık görüldü!
“Hayatımın en değerli ödülünü aldım” dedi.
Yandaşlık ve akiller listesinde olman dışında ne yaptın da ödül aldın!

* * * *

Solcu ve Alevi geçinen Yavuz Bingöl isimli bir “Sanatçı” çıkar ortaya, polis tarafından öldürülen 16 yaşındaki Berkin Elvan’ın acılı anasını miting meydanlarında yuhalatan Tayyip’i haklı gördüğünü söyler.
Hülya Avşar adında bir başkası çıkar, davet edildiği kaçak sarayda gezdirildikten sonra hükmünü verir:
“Aaaa, vallahi o kadar şaşaalı değilmiş. Olması gereken bir bina olmuş. Benim evim bile buradan daha şaşaalı!..”
Bu hanımla arada sırada Ayvalık’ta Bay Nihat restoranda karşılaşır, birbirimizin masasına konuk olur, birlikte resim çektirirdik.
Tayyip duymasın ama o zamanki siyasi görüşleri, en azından bize söylediği sözler 180 derece farklıydı. Demek ki araya çıkar hesapları girince değişmek zorunda kalmış!

* * * *

Sanatçı geçinenler iktidara yamandığı takdirde avanta büyüktür.
TRT’ye ve yandaş kanallara çıkmaları sağlanır.
O kanallarda dizilerde rol verilir.
Banka ve özel şirket reklamlarında oynamaları mümkün olur.
AKP’li belediyeler bunların tiyatro, konser gibi etkinliklerine beleş salon verir...
Ve bunların tamamı yüksek yerden, Tayyip vesaireden gelen emirlerle gerçekleşir.

* * * *

İktidara yamanmayan gerçek sanatçıların işi ise zordur. Parasızlık çekerler, baskı altına alınırlar.
Attıkları her adımda önlerine akla hayale gelmeyecek engeller çıkarılır.
Hatta iki cümlelik açıklamaları nedeniyle Fazıl Say gibi uluslararası sanatçılarımız hakkında davalar açılır.
Gerçek sanatçılardan bazıları bunca güçlükle baş edemez, köşesine çekilmek zorunda kalır. Egemenlere yaltaklanmayı başaranların ise keyfi gıcırdır. Diziler ve reklam filmleri onları beklemektedir. Şirketlerinin işleri beş dakkada Beşiktaş yöntemiyle çözülür.
Para kapıları onlara sonuna kadar açıktır.
İlk kesim onuru ve saygınlığı ile yaşar.
İkinciler için ne demeli!

Osmanlıca komedisi!

Sevgili okuyucularım, hükümetin Antalya’da topladığı Eğitim Şurası’nda ilginç kararlar alındı. En önemlilerinden biri, adına Osmanlıca denilen dilin liselerde zorunlu ders olarak okutulması.
Göstermelik şura alınan kararları hükümete tavsiye ediyor, hükümet gereğini yapıyor.
Peki bu şura kimlerden oluşuyor?
Tamamı iktidar tarafından seçilen kişilerden!
Yani bunlar AKP’nin adamları!

* * * *

Şimdi Osmanlıca liselerde okutulacak. İyi de, nedir bu dil?
Daha doğrusu böyle bir dil var mı?
Arapça-Farsça-Türkçe karışımı, ne idüğü belirsiz bir hilkat garibesidir.
Bütün eski kitaplara bakın, halk arasında eskiden beri konuşulan dil bugün konuştuğumuz Türkçedir.
İkincisi özellikle resmi yazışma dilidir ki, iş orada çatallaşır.
Üç satır yazı okuyun, yarıdan çoğunu anlamazsınız. İçinde Türkçe çok az geçer. Sözcüklerin, deyimlerin ve dil yapısının tamamına yakını Arapça ve Farsçadır.
Bu abuk subuk dilin nesini öğretecekler günümüzün lise öğrencilerine? Kim öğretecek, öğretmenleri nereden bulunacak?

* * * *

Ama bu kararın asıl amacı başka. Öğrencilere Osmanlıca sözcükleri değil, eski yazıyı öğretecekler.
Adına Arapça dediğimiz eski yazıyı!
Mustafa Kemal Atatürk’ün çok önemli devrimlerinden biri, harf devrimidir.
Biz o devrimi 1928 yılında yaptık ve Latin Alfabesi’ne geçtik.
Kargacık burgacık, okunması mümkün olmayan Arapça’yı bırakıp uygar dünyaya bir adım daha attık.
O günlerde Atatürk’e yakın çevresinden bile çok baskı gelmişti:
“Paşam yeni harflere geçmek için halka üç yıl süre verelim.”
Yanıt ilginçti:
“Bir devrim ya hemen yapılır, ya da hiç yapılmaz. Böyle bir süre verildiği takdirde iş yozlaşır...”
Cahil ve eğitimsiz Osmanlı toplumunda ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında okuma yazma bilenlerin oranı sadece yüzde 10 düzeyinde idi. Yeni yazıyı öğretmek için ülke düzeyinde yüzlerce halk mektebi açıldı ve toplum bunu benimsedi.
O acayip Arapça yazı çöp kutusuna atıldı.

* * * *

Kendisine gericiliği, yobazlığı, din tüccarlığını ve Osmanlı’ya dönüşü hedef alan bu iktidar şimdi bu kararıyla Harf Devrimi’ni ortadan kaldırmayı amaçlıyor.
İyi bilinsin, bu devrim ortadan hiçbir zaman kalkmaz. Haydi, sıkıysa gazete ve kitapları yeniden Arapça bastırsana!
Bu ucubeyi liselerde zorunlu ders yapmak utanç vericidir. Çocukların kafasını böyle saçmalıklarla dolduracağına müsbet ilimler öğretsene!..
Türk devrimlerinin hepsi sapasağlam yerinde duruyor. Böyle kendin pişir kendin ye, zıpır eğitim şurası kararlarıyla bir tek çivisi bile yerinden sökülemez.
Bu zavallılar ancak kendilerini aldatır.