Seçim ekonomisinin ne olduğunu merak edenler için küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum. 1978 başında, “üretimden çok üleşim” üzerinde duran “Halkçı” Bülent Ecevit başbakan oldu. 1979 sonunda Türk ekonomisi çöktü. Sebebi, her zaman olduğu gibi “ucuz döviz” politikası sonucu Türkiye’nin dövizsiz kalmasıydı. Üstelik o dönemde “sabit kur-negatif faiz” uygulaması vardı. Bu şartlar, hem enflasyonu azdırıyor hem de (doğallıkla) istifçiliği teşvik ediyordu. 1979 Kasım’ında yapılan ara seçimlerden sonra Demirel başa geçti. Kötüye gidiş durmadı. 24 Ocak 1980 “İstikrar Kararları” ilan edildi. Dış borçlarımız yeniden yapılandırıldı. Türkiye’de bir bakıma “Yeni Ekonomik Düzen” yürürlüğe girdi. Bu yeni düzenin temel ilkelerinden başında “döviz fiyatı ve faizin piyasada serbestçe oluşması” vardı. 12 Eylül 1980’de Kenan Evren, yönetime el koydu. Ama ekonominin yönetimini 24 kararlarının mimarı Turgut Özal’a bıraktı. 1980-1990 arası ekonomide Özal dönemidir ve iktisat tarihine “Kazanç Yılları” olarak geçmiştir.
1991-2001 DÖNEMİ “KAYIP YILLAR”
1991 seçimlerinin aklımda kalan sloganı Demirel’in Akhisar’da tütün yetiştiricilerine, taban fiyatı kastederek, “kim ne veriyorsa, 5000TL (kabaca bugünün 250 kuruşu) fazlasını vereceğim” vaadidir. Demirel iktidara geldi, sözünü tuttu, dağ-taş tütün oldu, sonunda depolar boşalsın diye devlet stoktaki tütünleri yaktı. 1994’te bir döviz krizi daha yaşandı. Sallantılı yıllar devam etti. Ocak 1999’da Ecevit yine bir koalisyon hükümetinin başbakanı olarak iktidara geldi. İç ve daha ziyade dış ekonomik şartlar yüzünden 2001’de yeni bir döviz krizi çıktı. Enflasyonu düşürmek için önerdiği “Kur Çıpası” uygulamasıyla 2001 krizine sebep olan IMF, bu sefer kurtarıcı olarak devreye girdi. IMF’nin parasıyla kriz atlatıldı. 2002’de milli gelir yüzde 6.2 arttı, enflasyon yarıya düştü. Seçimi AKP kazandı.
AKP DIŞA BORÇLANDI İÇTE HARCADI
AKP’nin izlediği iktisat politikasının temeli “dışarıdan borçlanıp-içeride harcamaktır”. Bu amaca hizmet eden her yol mübah sayılmıştır. Bu suretle halkı üzmeden, yani iç tasarruf oranını yükseltmeden, hem halkın çok sevdiği bayındırlık yatırımları yapılabilmiş, hem de halkın tüketim seviyesi gözle görülür şekilde yükselmiştir. Dış borcun bir kısmı da fakir-fukaraya, garip-gurebâya, sosyal yardım ve sağlık hizmeti olarak dağıtılmıştır.
CHP’NİN AÇMAZI
CHP’nin “doğru-yanlış” cetvelinde, dış borca bağımlılık “yanlış” olarak işaretlenmiştir. Eğer iktidar olup da dışarıdan borçlanmayı yavaşlatır yani cari açığı azaltmayı denerse, yapmayı düşündüğü “sosyal transferleri” ancak içeriden daha fazla vergi toplayarak finanse etmeye mecbur kalır. Bu da daha kapaktan CHP (ve koalisyon ortaklarını) seçmen indinde sevimsiz kılar. CHP bunu görüyor herhalde. Ekonomide yeni dengeler oluşuncaya kadar, en az birkaç sene “el parasıyla sefa sürmenin” artık mümkün olmadığını seçimden önce açıklamak da politik olarak hata olur. Üstelik bizim, Yunanistan gibi Almanya’dan tazminat adı altında para isteyecek halimiz de yok.
Son söz: CHP’nin açmazı, AKP’nin de açmazıdır.