Reklamsız Sözcü
CAN ATAKLI

Bunun adı yerli Watergate’dir

14 Haziran 2018

ANALİZ

Bunun adı yerli Watergate'dir

Cumhurbaşkanı adaylarından Tayyip Erdoğan önceki gün yaptığı konuşmada “devlet adına” çok önemli bir bilgi paylaştı.
Rakiplerinden CHP adayı Muharrem İnce'yi eleştiren Erdoğan aynen şunu söyledi;
“Bu zat cuntacılar, darbeciler hakkında ne düşünüyor. Diyarbakır'da dün miting yaptı. İstihbarattan aldığım bilgiye göre, mitinge katılanların neredeyse tamamı HDP'li. Söyle bana arkadaşını söyleyeyim sana kim olduğunu.”
Erdoğan'ın “istihbarat” diyerek kimi kastettiği tam belli değil.
Ancak bu MİT olabilir veya Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı ihtimalini de düşünmek gerek.
En son olarak Genelkurmay askeri istihbaratı da bu bilgiyi kendisine vermiş olabilir.
Kim olursa olun Erdoğan “İstihbarat bilgi verdi” diyorsa bu resmi bir kuruluştur.
Çünkü aksi takdirde Erdoğan'ın “Aldığım bilgilere göre” veya “bana gelen istihbarata göre” derdi.
Oysa “istihbarattan aldığım bilgiye göre” diyerek bunun resmi olduğunu açıklamış oluyor.
Nitekim zaten bu sözleri söylerken yaptığı vurgudan bunun resmi bir kurum olduğu anlaşıyor.
AKP'nin adayı rakibini sıkıntıya sokmak için “istihbarat” konusunu övünerek söyleyebilir ama aslında yaptığının bir anayasa suçu olduğunu ve eğer Türkiye'ye demokrasi ve hukuk düzeni tekrar gelirse yargılanmak durumunda kalacağını da bilmelidir.
Sadece bu anayasa suçunu işleyen kendisi değil, o istihbaratı kendisine sunan resmi kurumların başındaki kişilerin de mutlaka yargılanacağını söylemek gerek.
Şunu hepimiz bilmeliyiz; Tayyip Erdoğan mitinglerini, toplantıları, iftar davetlerini ve tüm gezilerini Cumhurbaşkanı olarak değil bir partinin cumhurbaşkanı adayı olarak yapıyor.
Tüm bu etkinliklere elbette “resmi kılıflar” bulunuyor ama Diyarbakır'da İnce'nin mitingine ajan göndermeye hiçbir kılıf bulunamaz.
Bu olay Amerika'da başkan deviren Watergate skandalından farklı değildir.
Çünkü devletin resmi istihbarat görevlileri, bir cumhurbaşkanı adayının mitingine gitmişler ve bir başka cumhurbaşkanı adayı için istihbarat toplamışlardır.
Bunun affedilir yanı olamaz.
Devletin istihbarat kuruluşları bir adayın kazanması için devletin gücünü ve yetkisini kullanarak insanları izlemeye alamaz, bunu raporlayamaz.
Şu anda MİT, Emniyet ve Genelkurmay zan altındadır. Erdoğan “istihbaratı hangisinden aldığını” söylemiyor, o halde bu anayasa ihlaline kim kalkıştıysa çıkıp itiraf etmelidir.

BUNU YAZMAK GEREK

Watergate skandalı Amerika'da başkan devirmişti

Muharrem İnce'nin Diyarbakır mitinginin devletin resmi istihbarat ajanları tarafından izlenmesi ve İnce'yi yıpratmak amacıyla Erdoğan için raporlanması rezaletinin bir benzeri 1972 yılında Amerika'da yaşanmıştı.
Cumhuriyetçi Nixon'ın kadroları tarafından 1972 seçimleri için kurulan Başkan'ı Yeniden Seçtirme Komitesi (Committee for the Re-election of the President), Nixon'ın seçim kampanyası için bağış toplama işlevini aşarak, Amerikan tarihinin aydınlatılabilmiş en büyük yolsuzluk skandalına imza atmıştı.
17 Haziran 1972 tarihinde Demokrat Parti'nin Watergate binasındaki ofisine giren 5 kişi hırsızlık yaptıkları iddiasıyla tutuklanmıştı.
Önce basit bir hırsızlık sanılan olayın aslında bir siyasi skandal olduğu iki gazetecinin ısrarlı çalışmaları sonucu belgeleriyle ortaya çıkmış ve Amerikan tarihinde nadir görülen biçimde bir başkan istifa etmek zorunda kalmıştı.
Nixon adına tutulan bu beş kişi girdikleri Watergate binasındaki Demokrat Parti ofisine dinleme cihazları yerleştirmeye ve bazı belgeleri çalmaya çalışmışlardı.
Soruşturmanın genişlemesi üzerine paniğe kapılan Başkan Richard Nixon devreye CIA ve FBI'ı sokarak olayı kapatmak için baskı ve tehdit uygulatmış ancak bu da ters tepmiş ve başkan iyice batmıştı.
Amerika yargısı Amerikan devlet kaynaklarının bir aday lehine yasa ve hukuk dışı biçimde kullanılmaya kalkışılmasını affetmemişti.

ŞAŞIRDIM

Apolet sökülecekse de ben sökerim

Cumhurbaşkanı adaylarından Muharrem İnce'nin, rakiplerinden AKP adayı Tayyip Erdoğan'ın propaganda yemeğine katılan ve kendisini alkışlayan bir korgenerale gösterdiği tepkinin yankıları hâlâ bitmedi.
AKP adayı Erdoğan'ın “Türkiye'yi acemi bir adama, İnce'ye teslim edemeyiz” sözlerini büyük bir keyifle ve kahkahalar atarak alkışlayan korgenerale arka çıkarken önce gün de Muharrem İnce'ye ağır hakaretler ederek “Sen kimin apoletlerini söküyorsun” dedi.
Ancak burada şaşırtıcı olan Erdoğan'ın tıpkı Muharrem İnce gibi apolet sökmekten söz etmesi.
Erdoğan bakın şöyle konuştu; “Askerlerimize, komutanlarımıza hakaretlerinden ne düşündüğünü anladık. Ne diyor; ‘Göreve geldiğimde apoletlerini sökeceğim'. Ya bir kere milletim sana o yetkiyi vermeyecek. Burası bir hukuk devleti. Bu millet sana o apoletleri sökme yetkisi vermeyeceği gibi Metin Temel Paşa'ya o apoletleri taktı.”
Buraya kadar tamam. Belki İnce'nin (haklı bile olsa) apolet sökme sözlerini söylemesi biraz fazla kaçmış olabilir. Erdoğan da (belki de haklı olarak) öyle canı isteyenin apolet sökemeyeceğini söylüyor.
Ama sonra da şöyle konuşuyor;  “Ne diyor ‘Erdoğan söktü' diyor. Ben FETÖ'cülerin apoletlerini söktüm.”
Demek ki apolet sökülebiliyormuş.
Ama bunu ancak Tayyip Erdoğan yapabilirmiş.
O kafası bozulunca apolet sökebilir, başkaları ise lafını bile edemez.
Kindar-dindar yeni Türkiye böyle bir şey işte.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

OHAL'e neşter atılınca ne değişecek?

Bundan neredeyse tam iki yıl önce cemaatin kalkıştığı dinci faşist kalkışmanın ardından hükümet Olağanüstü Hal ilan etmişti.
O günün koşullarında böyle bir önlem elbette alınacaktı.
Zaten hükümet yetkilileri de muhtemelen saraya hiç danışmadan “OHAL'in en kısa zamanda kaldırılacağını” söylüyorlardı.
Oysa Erdoğan asla öyle düşünmüyordu. “Erdoğan ülkeyi OHAL'le yönetmek istiyor zaten başkasını da yapamaz artık” diyenleri haklı çıkardı Erdoğan ve o gün bu gün hâlâ OHAL altındayız.
Bir yıl önce “referanduma OHAL altında gidilir mi?” diye cılız tepki gösteren muhalefet bugün çok daha önemli olan ve rejim değişikliğine yol açacak olan genel seçime de boynunu büküp OHAL koşullarında gidiyor.
Yaygın inanç Erdoğan'ın seçimi kazansa bile OHAL'den vazgeçmeyeceği yönünde. Çünkü OHAL hukukun askıya alınması, demokratik pek çok kuralın uygulanmaması demek.
Erdoğan'ın kurmak istediği yeni rejimin de bundan farkı yok zaten.
Ama buna rağmen Erdoğan sanki bir seçim vaadinde bulunuyormuş gibi seçimden sonra OHAL konusunu düşüneceğini açıkladı.
Erdoğan “OHAL ile bir defa terörle mücadeleyi rahatlattıklarını” söylüyor ve “Bu işi ciddi manada yumuşattığımız için 24 Haziran'dan sonra biz OHAL'e neşter vurabiliriz. Herhangi bir sıkıntı olduğunda OHAL geri getirilebilir ama sıkıntılar olmadığı için ara verebiliriz” diyor.
İyi güzel de OHAL OHAL'dir işte. Neşter vurmak ne anlama geliyor? Yeri, kuralları ve yöntemleri Anayasada belirlenmiş durumda. Bu durumda atılacak neşter anayasa ile ilgili olmalı.
Ama bana kalırsa Erdoğan saf bir gazeteci lafı OHAL'e getirdiği için “Bakarız belki neşter vururuz” gibi sözlerle konuyu geçiştirmeye çalıştı.
Bana göre Erdoğan seçimi kazanırsa OHAL'den asla vazgeçemez. Çünkü ülkeyi başka türlü yönetmesi mümkün değildir.

Bİ SORALIM BAKALIM

İstanbul'daki 17 bin 500 taksi plakasına sahip olanlar açıklansın

Taksici Uberci kavgasını sarayın taksicilerden yana tavır alması sonucu taksiciler kazandı şimdilik.
Gerçi sorun bitmedi. Çünkü Uber deyip geçmeyin, özellikle turizm sektöründe önemli bir açığı kapatıyordu.
Havayolu şirketleri, tur operatörleri ve oteller Uber'in araçlarını kullanıyor. Şimdi belediye biraz geri adım atmış, bu kapsamda çalışan Uber araçlarına izin verilecekmiş.
Tabii asıl sorun nüfusu 17 milyonu bulan İstanbul'da taksi sayısının çok sınırlı olması ve halkın bu hizmetten hem kaliteli hem de yeterli biçimde yararlanamamasında.
Esasında  “taksici esnafını korumak” için 1990'lı yılların başında taksi sayısı sınırlanmıştı. 17 bin 500 taksi plakası tahsis edilmiş, bu plakalara sahip olanlar dışında taksicilik yapmak yasaklanmıştı.
Geçen yıllarda talep arttıkça taksi plakası da “altın” gibi değerlendi ve elden ele geçmesi büyük paralara mal olmaya başladı. Böylelikle taksi plakasına sahip olmak aynı zamanda bir servet sahibi olmak anlamına da geliyor artık. Bugün bir taksi plakasının 1.5 milyon lira olduğu belirtiliyor.
Mantık olarak bir kişide bir taksi plakası olması gerekiyor.  Tahsis yapıldığına göre bir kişiye birden fazla plaka verilmemiş olması düşünülecektir.
Oysa durum öyle değil işte. Zamanla paraya sıkışan taksicilerin plakalarını uygun fiyata alan simsarlar olduğu gibi daha başından bazı kişilere birden çok fazla plaka tahsis edilmiş olduğu söyleniyor.
Hatta öyle ki 17 bin 500 tahsisli plakadan sadece 2 bin 500'ünün gerçek taksi esnafında olduğu geri kalan 15 bin plakanın çok az sayıdaki kişinin elinde olduğu bile ileri sürülüyor.
Örneğin çok ünlü bir arabesk sanatçısının 100'e yakın plaka sahibi olduğu dedikodusu ne kadar doğru bilemiyorum.
Ancak birçok ünlü isimde tahsisli plaka olduğu yönünde çok ciddi iddialar var.
Tabii bunun kolayı var. Taksiciler Federasyonu tahsisli plakaların kimlere ait olduğunu açıklamalıdır.
Bunu yapabilir mi?
Sarayın yakınlarında da tahsisli plaka olabileceği ihtimalini göz ardı edemeyiz. Bu durumda “tahsisli plaka sahipleri açıklansın” talebi havada kalabilir.
Yeni meclis oluşunca bir milletvekili soru önergesi verebilir diye düşünsek bile artık o da olmaz, çünkü milletvekilleri soru önergesi de veremiyor.

sozcu-banner-1
Can Ataklı
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp more