Sözcü Plus Giriş
EGE CANSEN

Barış pınarının suyu nereden geliyor

24 Ekim 2019

Fransa'nın, tarih boyunca en çok savaş kazanmış komutanı 1769-1821 arasında yaşamış olan Napolyon'dur. Tarihi kitaplarda, Napolyon'a “Bir savaşı kazanmak için en çok nelere ihtiyaç vardır?” diye sorulduğunda, kendisinin bu soruya “Üç şeye: Para, para, para” diye cevap verdiği yazılıdır. T.C. devleti çok uzun süredir, bölücü bir örgütle, hem ülkenin bütünlüğünü korumak hem de Kürt kökenli vatandaşlarını, bu çetenin tahakkümünden kurtarmak için mücadele etmektedir. Bu mücadele, sadece yurt içinde değil bu terörist örgütün yuvalandığı, komşu Irak ve Suriye topraklarında da verilmektedir. Aynı amaçla ordu, Suriye'nin kuzeyinde “Barış Pınarı” adı verilen yeni bir harekâta girişmiştir. Dolayısıyla Türk devletinin, askeri harcamalar için her zamankinden daha fazla paraya ihtiyacı vardır. Bilinmelidir ki; bu para öyle veya böyle bulunacaktır. Bu paranın kaynağı da yurt içi yani “millet” olmak zorundadır. Çünkü bugünkü dünya ortamında, yurt dışından borç veya yabancı devletlerden hibe para alarak bu mücadele sürdürülemez. Bütçeden (milli gelirden diye okuyun) daha fazla pay savunmaya ayrılacaksa, neticede halkın tüketim harcamaları kısılacaktır.

TÜKETİM NASIL KISILIR

Tüketim, “Daha az tüketin” demekle kısılmaz. Tüketim, fiyatların hane halkının gelirlerinden daha hızlı artması sonucunda metazori kısılır. Fiyatları artıran sebeplerden biri de “dolaylı” vergilerdir. Esasen bizim ülkemizde devlet (vergi) gelirlerinin kabaca %70'ini dolaylı vergiler oluşturur. Bunlar ithalatta ve iç tüketimde alınan ve fiyatlara ilave edilip halka intikal ettirilen KDV ve ÖTV benzeri vergilerdir. Sigaradan, içkiden, benzinden, mazottan, doğalgazdan, elektrikten, sudan, telefon ve internetten alınan vergilerin hepsi “fiyat”ın içine gömdürülmüştür. Dolayısıyla, bu toplumda yaşayan herkes, en kral vergi kaçakçısı olsa bile, istese de istemese de “vergi verir”. Bunun anlamı, vermesi gerektiği kadar verir demek değildir. Sırası gelmişken fikrimi açıklayayım: “Bordro mahkûmları” tabir edilen memur ve işçilerin vergilerini işçiler değil, işveren öder. Devlette çalışanların vergi ödemesi ise bir muhasebe temrinidir. Çünkü devletten alınan maaş nettir.

ZAMLARI ERTELEMEYİN, BEDAVACILIĞI KALDIRIN

Az gelişmiş ülkelerde, hükümetler/belediyeler, mal veya hizmet üreten kamu iktisadi teşekkülü (KİT) ve belediye iktisadi teşekkülü (BİT) yapması gereken fiyat zamlarına bazen izin vermez. Zamanında yapılmayan küçük zamlar buharlaşmaz, birikir. Günün sonunda bir seferde büyük zam yapılır ve kıyamet kopar. Mesela Latin Amerika'nın en zengin ve en istikrarlı ülkesi Şili'de halk, metro ücretlerine yapılan ani zamdan dolayı ayaklandı. Ülkemize gelince: Hem hizmetlerinin artan maliyeti hem de büyüyen savunma harcamaları için alınması gereken “dolaylı vergiler” dolayısıyla fiyat zamları kaçınılmaz hale gelmiş olabilir. Böylesi durumlarda ortaya “Zam yapmayın, israfı önleyin, zenginlerden daha fazla vergi alın” önerileri atılır. Öncelikle yapılması gereken de budur. Ama bu önlemler alınsa bile yetersiz kalabilir. Bugün böylesi bir tablo var. Anladığıma göre hükümet, daha ziyade “merkez bankası bilançosunu burkarak”, “imar rantı yaratarak” ve “milli varlıkları yabancılara satarak” mali dengeyi kurmaya çalışmaktadır.

Son söz: Halkı çocuk sanan, bayramda köprüyü bedava yapar.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more