Ekonomik Kurtuluş Savaşı

Türkiye'nin ilk ekonomik kurtuluş savaşını verenler her şeyi halktan beklememişler, kendileri de fedakârlıklarda bulunmuşlardı. Örneğin, 1931'de milletvekilleri maaşlarında % 30 indirim yapmışlardı.

Geçtiğimiz hafta 1 doların 13 TL'yi görmesi, marketlerde bazı temel tüketim mallarının satışının bir iki adetle sınırlandırılması, sabah akşam gelen zamlarla halkın alım gücünün her gün daha da azalması üzerine AKP'li Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan çareyi “Ekonomik Kurtuluş Savaşı” ilan etmekte buldu.

Bu topraklardaki ilk askeri ve siyasi kurtuluş savaşı gibi ilk ekonomik kurtuluş savaşı da Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğinde kazanıldı. Türkiye'nin askeri ve siyasi kurtuluşu gibi ekonomik kurtuluşu da büyük fedakârlıklarla mümkün oldu. Fakat fedakârlık tek taraflı değildi; halkla birlikte Atatürk,  dava arkadaşları ve milletvekilleri de fedakârlıkta bulunmuşlardı.

 ATATÜRK'ÜN YAŞADIĞI YOKLUK 

Birinci Dünya Savaşı, zaten borçlu ve dışa bağımlı durumdaki Osmanlı ekonomisini yerle bir etti. Üretim olabildiğince azaldı. Fiyatlar yükseldi, enflasyon arttı. İstanbul'da bile ekmek sıkıntısı baş gösterdi. Anadolu halkı ise açtı. 1919'da devlet, memur maaşlarını ödeyemez durumdaydı.

İşte bu koşullarda, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Atatürk ve beraberindekiler çok geçmeden para sıkıntısı çekmeye başladılar.

Atatürk ve beraberindeki heyet Aralık 1919'da Sivas'tan Ankara'ya hareket ederken tam anlamıyla yokluk içindeydi. Mazhar Müfit Kansu bu yokluğu, “Bütün paramız yol için 20 yumurta, 1 okka peynir ve 10 ekmeğe yettiğinden bunları aldırdık” diye ifade ediyor. Kansu, Ankara'da aylarca sabahları bir bardak çay ve bir dilim ekmekle idare ettiklerini belirtiyor. Ankara'da yaşadıkları yokluğu da şöyle anlatıyor: “Ekmekçilere bile verecek paramız kalmamıştı… Benim bir kürküm vardı. Erzurumlu Nafiz Bey'e müracaat ederek sattırılmasını rica ettim. Nafiz Bey, ‘Ocak ayı içindeyiz. Ne giyeceksin?' diye satmamakta ısrar ettiyse de ne olursa olsun kulağıma giremezdi. Aç mı kalacaktık? Nihayet onu da sattık. Kimse de satılacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu hususta bir çare bulamayarak ‘Hele sabah olsun' diyerek odalarımıza çekildik. Ankara'ya geldiğimiz zaman hemen her hafta bizi belediye besledi.” (1)

Atatürk ve beraberindeki heyet, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Hocanın verdiği 1000 lirayla biraz rahat nefes alabildi. Paranın geldiği gün masada et ve helva görenler şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi.

Kurtuluş Savaşı'nda halkın yaşadığı yokluğu ve yoksulluğu, Kurtuluş Savaşı'nın önderi Atatürk ve dava arkadaşları da iliklerine kadar hissettiler.

Kurtuluş Savaşı büyük fedakârlıkla kazanıldı. Fakat halktan fedakârlık isteyenler, önce kendileri büyük fedakârlıklarda bulundular.

Kurtuluş Savaşı'nın Fedakâr Meclisi

23 Nisan 1920'de açılan TBMM, kelimenin tam anlamıyla yokluk ve yoksulluk içinde bir meclisti. Milletvekillerinin fedakârlığı çok büyüktü.

O günlerin tanıklarından, meclisin ilk tutanak kâtiplerinden Tayyip Beşer anlatıyor: “Ankara o yıllarda küçük bir şehirdi… Bütün otellerin yatak kapasitesi ancak 50-60 kadardı. Yeni gelen milletvekilleri, İstanbullu gazeteciler, öğretmenler ve subaylar Öğretmen Okulu'nda (Darülmuallimin) kalmaktaydılar. Anadolu'dan gelen milletvekillerinin çoğunun giyim kuşamları düzgün olmadığı gibi ceplerinde harcayacak paraları da yoktu. Bazıları da ilk günlerde aç kalmamak için heybeleriyle bulgur, fasulye, pirinç ve kutular içinde yağ getirmişlerdi. Şimdi hatırlıyorum da, giyim kuşamı düzgün olmayan, harçlık yapacak paraya bile muhtaç olan bu saygıdeğer kimseler, son derece inançlı ve katıksız birer yurtseverdiler. Hele Öğretmen Okulu'nda yatacak yer bulamadıkları için istasyon yolu çevresindeki çayırlıkta açıkta yatarak sıtmaya yakalanan milletvekillerini hiç unutmam.” (2)

TBMM açıldığında iki büyük sorundan biri konaklama, diğeri yemekti. Önceleri Öğretmen Okulu'nda, hatta parklarda, bahçelerde kalan milletvekilleri zamanla evlere çıktılar. Ortalama 3-4 kişi aynı odada kaldılar. Ankara'daki konut sıkıntısı nedeniyle birçok milletvekili o dönemde şehrin dışında kalan Keçiören-Etlik bölgesindeki bağ evlerinde ikamet ettiler. (3) Ne yeterli erzak ne yeterli para ne de yeterli lokanta vardı. Milletvekilleri bir süre yanlarında getirdikleriyle idare ettiler. Daha sonra -Yunus Nadi Bey'in anlatımıyla- adam başına 48 ile 55 kuruş toplayıp tabldot sistemi kurarak yemek sorununu çözdüler. (4)

İlk meclis gaz lambasıyla aydınlatılıyor, saç sobayla ısıtılıyordu. Salonda asılı duran birkaç petrol lambasının ve mumların altında çalışmalar gece de sürüyordu. Milletvekilleri civar okullardan getirilen tahta sıralarda oturuyordu. İlk zamanlarda mecliste soba bile yoktu. Milletvekilleri Ankara'nın ayazında titreyerek meclis görüşmelerini yürütmüştü. (5)

Milletvekillerinin maaşları geçinmelerine yetmiyordu. Fakat Damar Arıkoğlu'nun anılarında belirttiği gibi kimse “Param yok!” diye sızlanmıyordu. Dahası, fedakâr milletvekilleri, Mehmetçiğin ihtiyaçları için, her ay maaşlarının % 20'sinin kesilmesini kabul etmişlerdi. Milletvekilleri bütçe açığını biraz olsun kapatmak için maaşlarının bir kısmını hazineye bağışlamışlardı. (6)

İlk TBMM'de Kütahya milletvekili Besim Atalay'a kulak verelim: “Mebus aylığı 100 lira idi. Bunun 20 lirası orduya sigara parası diye kesilir, geriye 80 lira kalırdı. Kalan 80 liranın 25 lirasını ev kirası olarak verirdim. Ev, meclise çok uzak olan Ayrancı'daydı. Meclise gelmek için bir saat yol yürürdüm. Ay sonuna kadar 55 lira ile geçinmeye çalışırdım. Bütün arkadaşlar da benim gibiydi. Her gün zaten basit olan sofradan karnımız doymadan kalkardık.” (7)

İlk TBMM'de meclis devamlılığına çok özen gösteriliyordu. Meclise devamsızlık yapan milletvekillerinin maaşlarından kesinti yapılıyordu. (8)

Milletvekili Maaşları 500 Liradan 350 Liraya İndirildi

1929'da önce New York borsası, sonra Avrupa borsaları dibe vurdu. Fiyatlar düştü. Uluslararası ticaret durma noktasına geldi. Dünya Ekonomik Buranı patlak verdi. Büyük Buhran, ekonomik olarak henüz emekleme aşamasındaki Türkiye'yi de çok olumsuz etkiledi. İthalata bağlı ve tarıma dayalı Türk ekonomisinin bu koşullarda ayakta durması zordu. Osmanlı borçlarının ödenmesine de o yıl başlanacaktı. Yeni ekonomik çözümlere ihtiyaç vardı. İşte o koşullarda hükümet, bir taraftan planlı programlı devletçi sanayileşmeye yönelirken, diğer taraftan gelirleri artırmaya, giderleri olabildiğince azaltmaya çalıştı.

Türkiye, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı'na karşı gerçek bir ekonomik kurtuluş savaşına girdi. Halk yeni vergilerle fedakârlık yapmaya çağrılırken, milletvekilleri de maaşlarında üçte bire yakın indirim yapılmasını kabul ettiler.

5 Mart 1931'de Afyonkarahisar milletvekili Ali, Erzincan milletvekili Saffet ve Tekirdağ milletvekili Cemil beyler meclise, milletvekili maaşlarını 500 liradan 350 liraya indiren bir kanun teklifi sundular. (9)

TBMM, bu teklifi, 5 Mart 1931'de, 1757 saylı kanun olarak kabul etti. Bu kanun, 11 Mart 1931'de Resmi Gazete'de yayınlandı. 1 Haziran 1931'de yürürlüğe girdi. (10)

Böylece, TBMM, ekonomik buhran koşullarında, milletvekili maaşlarını % 30 azaltarak 500 liradan 350 liraya indirdi. (11) Yolluklar da 25 liradan 10 liraya indirildi. Atatürk, bu kararlar nedeniyle milletvekillerini kutladı. (12)

Milletvekili maaşlarının 500 liradan 350 liraya indirilmesi konusunda Bütçe Encümeni Mazbatası (4 Mart 1931)

★★★     

Demem o ki, Türkiye'nin ilk ekonomik kurtuluş savaşını verenler her şeyi halktan beklememişler, kendileri de fedakârlıkta bulunmuşlardı. Örneğin, 1931'de milletvekilleri maaşlarında % 30 indirim yapmışlardı. Bugün yeni bir ekonomik kurtuluş savaşı vermeye kalkanlar da herkesten önce kendileri fedakârlıkta bulunmalıdırlar. Mesela “Ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz!” diyen iktidar partisi milletvekilleri maaşlarında en az % 30 indirim yaparak bu savaşa katılabilirler.

Atatürk'ün 2307 Sayılı Özel Kanunu

1929 Dünya Ekonomik Buhranı karşısında Türkiye, her yönüyle bir ekonomik kurtuluş savaşı veriyordu. Bu savaşın başkomutanı da Cumhurbaşkanı Atatürk'tü.

1931'de milletvekillerinin maaşlarında indirim yaptıkları ortamda Atatürk de üzerindeki bütün mal varlığını millet adına CHP'ye bırakmak istedi. (Atatürk, kurduğu İş Bankası'nı, örnek çiftlikleri, bankadaki hisse senetlerini ve çiftlik gelirlerini hep milletin malı olarak görüyordu. Çünkü Hindistan Müslümanlarından gelen paradan kalan miktarı buralarda değerlendirmişti. Bu nedenle İş Bankası 2 numaralı hesaptaki paradan ve tahvillerden şahsi harcama yapmamış, çiftlik gelirlerini de şahsi gelirlerine katmamıştı. Hatta çiftlik ürünlerini parasını verip satın almıştı.) Atatürk, kâğıt üzerinde kendi üstünde görünen tüm bu mal varlığını, kişisel mirasçılarına bir şey bırakmadan, yasal olarak millete bırakmanın yollarını arıyordu. Fakat Hasan Rıza Soyak, “Bunun Medeni Kanun'a göre imkânsız olduğunu, mirasçılarının ‘mahfuz hisseleri' bulunduğunu” belirterek itiraz etti. Atatürk, “Her ne ise… Bir çaresini bulmalı ve mutlaka istediğim gibi bir vasiyetname yapmalıyız, sen bu işle meşgul ol…” dedi. (13)

Dönemin büyük hukukçularından Saruhan milletvekili Mustafa Fevzi Efendi, “Paşa hazretleri için hususi bir kanun çıkarmaktan başka çare bulamadım” diye yol gösterince Atatürk, gerekli adımları attırdı. (14)

Sonunda Atatürk için, 12 Haziran 1933'te aşağıdaki 2307 sayılı “özel kanun” çıkarıldı. (15)

(Resmi Gazete, 19 Haziran 1933, s. 2741).

12 Haziran 1933 tarihli ve 2307 sayılı bu özel kanundan sonra Atatürk,-kâğıt üzerinde/banka hesabında görünmesine karşılık-  aslında artık mal mülk sahibi değildi. Mahfuz hisseleri dâhil tüm mal varlığını millete bırakıyordu. Nitekim 1937 ve 1938'de tüm mal varlığını (örnek çiftlikleri hazineye, kendisine armağan edilmiş olan bazı taşınmazları belediyelere, İş Bankası'ndaki paraları, tahvilleri ise CHP'nin denetiminde TDK ve TTK'ya) devlete, millete bıraktı. Atatürk ölürken İş Bankası'ndaki emekli hesabında ve 4 numaralı şahsi hesabında sadece 73.019 lira 98 kuruşu vardı. Tüm şahsi mal varlığı buydu. (16)

Bu özel kanunun çıkarıldığı 1933'te Atatürk'ün henüz hiçbir hastalık belirtisi yoktu. Ruhen ve fiziken sapasağlamdı.

Atatürk, kimilerinin iddia ettiği gibi, Hindistan Müslümanlarının gönderdiği paradan artanı ve kendisine armağan edilen taşınmazları şahsı malı olarak hiçbir zaman görmedi. O parayı millet yararına en iyi şekilde değerlendirip çoğalttı. Örnek çiftlikler kurdu. Sonra da “özel kanun” çıkarıp her şeyi son kuruşuna kadar millete bıraktı.

Atatürk, mal, mülk sahibi olmak için değil, üzerindeki tüm malı, mülkü millete bırakmak için özel kanun çıkardı.

Bilmem anlatabildim mi?

KAYNAKÇA:

1) Mazhar Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, C.2, Ankara, 1997, s.449-508.

2) Ersal Yavi, Batırılan Bir Ülke Nasıl Kurtarılır? İzmir, 2009,s. 119-120.

3) Koray Özalp, Türkiye Büyük Millet Meclisleri ve 23 Nisan Kutlamaları, Ankara, 2021,s.109.

4) Yunus Nadi, Ankara'nın İlk Günleri, İstanbul, 1955, s.100.

5) Kemal Zeki Gençosman, Devlet Kuran Meclis, İstanbul, 1981, s.26-27

6) Yavi, s. 120,129, Özalp, s.109.

7) Mehmet Kemal, Türkiye'nin Kalbi Ankara, Ankara, 1983, s. 15.

8) Mahmut Goloğlu, Cumhuriyete Doğru, (1921-1922), İstanbul, 2006, s. 435.

9) TBMM Zabıt Ceridesi, D.3, C.26, 5 Mart 1931, s.1. 15.

10) Resmi Gazete, 11 Mart 1931, S.1745, s.1.

11) Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, C.2, İstanbul, 1973, s.465.

12) Yavi,s.468.

13) Soyak,s.754.

14) Soyak,s.754.

15) Resmi Gazete,19 Haziran 1933,s.2741.

16) Soyak,s.686.

Loading...