Çocukluğum İzmir’in Alsancak semtinde geçti! Varlıklı ailelerin yaşadığı, her apartmanda ailecek çalışan kapıcıların olduğu, kapıcı çocukları ile oralardaki işyerlerinde benim gibi çıraklık eden çocukların, apartmanlarda yaşayan çocuklarla ‘seviyeyi’ koruduğu bir yerdi.


Şair Eşref Bulvarı’ndaki Güneş Apartmanı’nın altındaydı çalıştığım atölye. Köşede pastane, yanımızda Cennet Çiçek Salonu, ötemizde berber, karşımızda Alsancak Hocazade Camii...


Öğle yemeklerinin ödemesi işyerinden, köfte ekmek ise Köfteci Hüsmen Amca’dandı. Kalfa her öğlen olduğu gibi o gün yine kasadan para verdi bana, kimi yarım ekmeğe kimi tam ekmeğe bol soğanlı köfte sipariş etti. Siparişi veriyor, hazırlanıp gazete kağıtlarına sarılmasını 15-20 dakika bekliyordun.


Hep olduğu gibi o gün de sıcaktı, ter basmıştı beni. Köfteleri beklerken karşıdaki caminin şadırvanına gidip elimi yüzümü yıkadım. Cuma namazı yeni bitmiş, henüz yerlerdeki hasırlar toplanmamıştı. Baktım cami ana girişinde bir kalabalık, durur muyum...


Kocaman flaşlı, kocaman fotoğraf makineli adamlar arkası bana dönük ellerini havaya doğru açmış birinin fotoğraflarını çekiyor! Herkes donup kalmış gibi o yöne bakıyordu. Ben de baktım, ne göreyim? Bülent Ersoy... Fuar sezonu olduğu için İzmir’deydi ve gazeteciler Cuma namazının ardından dua eden sanatçının fotoğraflarını çekiyorlardı.


100 metre karşıdaki dükkana koştum hemen. Benim gibi iki çırak daha vardı. Onlara, ‘Camide Bülent Ersoy var’ dedim. Birlikte camiye uçtuk. Bülent Ersoy ‘Allahıııım’ diyor ellerini açıyor, gazeteciler alttan üstten poz alıyor, biz onun dibindeyiz! Hatta bir gazeteci, beni omuzlarımdan tutup kadrajdan çıkardı!


Neyse dua bitti, Bülent Ersoy hasırın üzerinden ayağa kalktı, pabuçlarını giydi. Şöyle çevresine bakındı, ilk bizi üstü başı kirli üç çırağı gördü. Gözlüklerle çizgi kahraman Hüdaverdi gibi olduğum için sanırım, saçlarımı okşadı ve cebinden gıcır gıcır para çıkarıp üçümüze de verdi! Niyetimiz kesinlikle bu değildi, onu görmek için oradaydık sadece. Kaçırmadık ama, aldık verdiği parayı! Haftalığımızın üç dört katıydı! Fotoğraf çekile çekile çıktılar camiden biz de arkasından yürüdük. Arabasına binip gitti sonra.


Üç çırak para aldığımızı söylememe konusunda anlaşıp dükkana döndük. Kalfalardan biri beni görünce, “Köfteler nerede kaldı ulan” demez mi! Eyvah, unutmuştum... Koştum Köfteci Hüsmen’e; bu kez o, “Nerede kaldın, bunlar buz gibi oldu” dedi. Çok korktum... İşin sonunda kötek, fakat cebimde Bülent Ersoy’un verdiği para vardı! “Yenilerini yap” dedim. Şaşırdı ama üstelemedi. Yaptı, parasını verip dükkana geldim. Herkes siparişini alıp, yemeye başlarken ben çeyrek ekmeğe soğansız köftemi unuttuğum için o öğlen param olduğu halde aç kaldım!


***


Bülent Ersoy’un daha o an unuttuğu, benim için unutulmaz bu anıyı niye anlattım?


Kendimi bildim bileli memlekette çeyrek ekmeğe helva, yarım ekmeğe bol soğanlı köfte, yarım ekmeğe bol kimyonlu kokoreç, içi alınmış çeyreğe kokoreç, yarım ekmeğe suyuna banılmış sulu kokoreç, yarım ekmeğe tulum peynir domates, yarım ekmeğe salçalı ütüyle basılmış tost, yarım ekmek yanında konserve barbunya, taze ekmek az beyaz peynir üç beş zeytin olurdu.


Çoraplarımızın baş parmak kısımları mutlaka ya delik ya da dikilmiş olurdu ama asla bugünlerdeki gibi ‘yarım gevrek’ olmazdı!


Bilmezdik böyle bir şey... Fırından, bakkaldan yarım ekmek istenir, ortalanıp özenle kesilir verilirdi de, gevrekçiden ‘yarım gevrek’ istenmezdi, isteyen olursa da gevrek yerine küfür yerdi!


Tek başlarına ve nasıl istedilerse yönettikleri memlekette iki de bir ‘Neredeeeen nereye’ diyorlar ya, bu ülkenin bir yurttaşı olarak getirildiğimiz ‘sözlerin tükendiği’ nokta ağrıma gidiyor doğrusu.


Tek karar verici olarak 20 yıldır daima başta olan dünya lideri, Bakara Suresi ile seslendi bir kez daha... “Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’de ‘Muhakkak ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz” dedi!


İyi de ‘sabretmek’ niye hep bu memleketin yurttaşlarına düşüyor? Niye aya seyahat yapacağımız günlerin geri sayımı sürerken ‘alt tarafı bir gevrek’ alamama korkusu sardı bizi? Niye hep aynı milyonlar ‘açlıkla’ sınanıyor?


Bir ara çok modaydı, metal yorgunluğu... Seçim kazandığı halde zorla uzaklaştırılan belediye başkanları, partililer oldu AKP’de. Gitmek istemeyenler spatula ile kazındı koltuklarından! Bugünkü höt zötlere, hırçınlığa bakılırsa ‘metal yorgunluğunun’ yanında bir de ‘sinir bozukluğu’ derdi çıkmış başınıza, görünüyor bu...


Metal yorgunluğu uzmanlık alanınız olsa da göremediğiniz bir başka yorgunluk giderek artıyor yurttaşların ruh cephesinde. O cephenin metalleri, kitabı yazılan ekonomi sayesinde çoktan ‘hurdaya’ döndü!