2023 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından Türkiye, kronikleşen yüksek enflasyonla mücadele etmek ve makroekonomik istikrarı yeniden tesis etmek amacıyla yeni bir ekonomik programı devreye soktu. “Dezenflasyon” hedefiyle yola çıkan bu program, adeta ekonomiyi iyileştirecek tek kurtuluş reçetesi gibi sunuldu.
Yüksek faiz oranları, sıkı para politikası ve döviz kurunun baskılanması üzerine inşa edilen bu reçetenin üzerinden geçen üç yıllık sürenin ardından dönüp bilançoya baktığımızda durum şu: Reçete, hastalığı tedavi edemediği gibi, sağlıklı organları da tahrip ederek ekonomiyi adeta daha da hasta etti.
Reel sektörde “sert fren” ve kan kaybı
Ekonomi yönetiminin talebi kısmaya ve iç piyasayı soğutmaya dayalı politikası, üretimin ve reel sektörün can damarlarını kesmiş durumda. Öncü göstergeler, ekonominin kontrollü bir soğumadan ziyade, kontrolsüz bir daralma sarmalına girdiğini açıkça ortaya koyuyor.
- İmalatta ve Kapasite Kullanımında Alarm: Sanayideki daralmanın en önemli öncü göstergelerinden biri olan İmalat PMI, uzun süredir eşik değer olan 50’nin altında seyrediyor. Temmuz 2026’da her ne kadar hafif bir yükselişle 47.7’ye çıksa da daralma bölgesinden kurtulamadı. Bunun doğal bir sonucu olarak fabrikalar tam kapasite çalışamadı; imalat sanayisinde mevsimsel etkilerden arındırılmamış kapasite kullanım oranı (KKO) Temmuz 2026’da %73.9’a geriledi. Mevsimsel etkilerden arındırılmış KKO ise %73.8 seviyesinde gerçekleşti. Bu durum, siparişlerin kesildiğini, makinelerin sustuğunu ve yeni yatırımların tamamen ertelendiğini gösteriyor.
- Otomotiv Sektöründe Tarihi Gerileme: Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörü olan otomotivde işler iyi gitmiyor. 2026 yılının Ocak-Temmuz döneminde otomobil ve hafif ticari araç pazarı yıllık bazda %10.72 daralarak 638 bin 965 adede geriledi. Temmuz özelinde yaşanan %25’lik sert daralma ise son 4 yılın en kötü temmuz ayı performansını ifade ediyor. Yüksek kredi faizleri ve krediye erişim zorluğu otomotiv pazarında adeta “sert fren” etkisi yarattı.
- Beyaz Eşya Sektöründe Kan Kaybı: Benzer bir dramatik tablo beyaz eşya sektöründe de yaşanıyor. TÜRKBESD verilerine göre, 2026 yılının ilk yarısında iç satışlar %7 gerilerken, küresel pazardaki rekabet gücü kaybı ve dış ticaret politikalarının yarattığı ilave maliyetler nedeniyle ihracat %19 oranında eridi. Üretim ise %15 azalarak toplam satışları 13 milyon 26 bin 952 adet seviyesine geriletti.
Finansal riskler
Ekonomiyi daha da zora sokan reçetenin en tehlikeli yan etkisi ise finansal istikrar üzerinde birikmeye başlayan sistemik risklerdir. Enflasyonun ve buna bağlı olarak faizlerin bir türlü aşağıya çekilememesi ve reel sektörün nakit akışının bozulması, şirketleri ve bireyleri borç ödeyemez noktaya getirdi. Finansman maliyeti kadar finansmana erişim de önemli bir sorun haline geldi.
- Konkordato ve İflaslar Artıyor: Tekstil, inşaat, perakende ve metal sanayisi başta olmak üzere pek çok sektörde konkordato ve iflas başvurularında ciddi artışlar yaşanıyor. Firmaların bozulan nakit akışları ve artan işletme sermayesi maliyetleri, reel sektörde domino etkisi yaratacak bir likidite krizini tetikliyor.
- Bankacılık Sektöründe Kırılganlık: Bankaların kârlılıklarının düşmeyen enflasyon karşısında erimesi ve sermaye tamponlarının daralması, uluslararası kuruluşların da radarına girmiş durumda. Nitekim Commerzbank, yayınladığı son raporda Türk bankacılık sektöründeki kârlılık kaybı ve sermaye tamponlarındaki zayıflamanın TL üzerindeki riskleri tırmandırdığını ve finansal istikrarın yakından izlenmesi gerektiğini rapor etti.
Reçete başarısız: Enflasyon hâlâ çok yüksek!
Bu ağır faturaya, durma noktasına gelen sanayiye, artan işsizlik riskine ve biriken batık kredilere değdi mi? Maalesef hayır. Uygulanan programın nihai hedefi olan dezenflasyonda kayda değer bir başarı elde edilemedi.
Üç yılı aşkın süredir yürütülen bu sıkılaştırma programına rağmen enflasyon hâlâ çok yüksek seviyelerde seyrediyor. Temmuz ayı enflasyonu aylık %1.78 yıllık ise 31.75 olarak gerçekleşti. Az gittik, uz gittik, bir sürü maliyete katlandık ve bir arpa boyu yol alamadık. OVP’de yer alan tek haneli enflasyon hedefine önümüzdeki kaç yılda ulaşırız, belirsiz. Programa da programı yapanlara da güven kalmadı.
Sonuç: Yan etkileri hastalığı aşan bir tedavi olmaz
Tıptaki en temel ilkedir: “Önce zarar verme”. Eğer uyguladığınız tedavi yöntemi, hastanın bünyesini tamamen çökertiyor ama hastalığı da iyileştirmiyorsa, o reçeteyi de reçeteyi yazanları da sorgulamanın vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.
Türkiye’nin uyguladığı ekonomi programı, yapısal reformları içermeyen, yalnızca yüksek faiz, baskılanmış kur ve talebin kısılması üzerine kurulu dar bir para politikası yaklaşımıyla sınırlı kaldı. Yapısal reformlar unutuldu. İç siyasi ikbal uğruna ekonomi, hayat pahalılığı ile mücadele bir kenara bırakıldı. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo; ihracatta rekabet gücünü yitirmiş, üretimi daralmış, batık krediler ve konkordatolarla boğuşan bir reel sektör ile hâlâ %30’ların üzerinde direnen bir enflasyon oldu. Ekonomiyi daha fazla hasta etmeden; sadece faiz ve kur mekanizmasına yaslanan bu reçeteyi değiştirmek; üretimi, ihracatı, yapısal reformları ve maliye politikasını da içine alan bütüncül, adil ve gerçekçi bir ekonomik programı devreye sokmak artık bir tercih değil, hayati bir zorunluluktur.