Dünya ekonomisi son yılların belki de en çalkantılı döneminden geçiyor. Bir tarafta Rusya-Ukrayna savaşı, diğer tarafta Orta Doğu'da giderek derinleşen gerilim... Buna bir de ABD'nin yeniden yükselttiği gümrük tarifeleri, küresel ticarette artan korumacılık eğilimi ve lojistik maliyetlerindeki dalgalanmalar eklenince, uluslararası ticaret adeta mayın tarlasına dönüştü. Böylesine zorlu bir tabloda Türkiye'nin dış ticaret performansı ister istemez mercek altına alınıyor. Merkez Bankası'nın yayımladığı son analiz de tam bu noktaya dikkat çekiyor. Analize göre jeopolitik gelişmeler ticaret rotalarını değiştirmiş olsa da Türkiye ihracatta önemli ölçüde direnç gösterdi. Özellikle pazar çeşitliliği, ihracatçıların hızlı adaptasyon kabiliyeti ve bölgesel fırsatların değerlendirilmesi sayesinde dış ticarette beklenenden daha olumlu bir görünüm ortaya çıktı. Bu tespitin hakkını teslim etmek gerekir. Gerçekten de Türk ihracatçısı, son yıllarda yalnızca ürün satmadı; aynı zamanda kriz yönetti. Kapanan pazarların yerine yenilerini buldu. Uzayan teslim sürelerine çözüm üretti. Avrupa'daki daralmaya rağmen Orta Doğu, Kuzey Afrika, Türk Cumhuriyetleri ve farklı coğrafyalarda yeni müşteriler edinmeye çalıştı. Ancak burada cevaplanması gereken daha önemli bir soru var. İhracattaki bu başarı ne kadar sağlıklı? Çünkü rakamlar olumlu görünürken üreticinin bilançosu aynı ölçüde iyileşmiyor. Olgunlaşan her başarı, arkasında sabırla yürütülen bir sürecin eseridir. Yarınlara güvenle bakabilmek, bugünü doğru yönetebilmekten geçer. Asıl kalıcılık ise değeri koruyabilmek ve ona sahip çıkabilmektir. Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş bulmak kadar, aldığı siparişi kâr ederek tamamlayabilmek. Finansmana erişim hâlâ pahalı. Kredi faizleri birçok sektör için yatırım yapmayı bırakın, günlük işletme sermayesini çevirmeyi bile zorlaştırıyor. Diğer taraftan üretim maliyetleri son yıllarda çok hızlı arttı. Enerji, işçilik, kira, lojistik... Hemen her kalemde maliyet yükseldi. Buna karşılık döviz kuru enflasyon kadar artmayınca ihracatçının fiyat avantajı önemli ölçüde zayıfladı. Yani ihracatçı bir taraftan yüksek maliyetlerle mücadele ederken, diğer taraftan uluslararası pazarda fiyat tutturmaya çalışıyor. Asıl sorun da burada başlıyor. Çünkü ihracat rakamları yükselirken şirketlerin kârlılığı aynı hızla artmıyor. Hatta birçok sektör temsilcisi, mevcut siparişleri kaybetmemek adına çok düşük marjlarla çalıştıklarını açıkça dile getiriyor. Bazı firmalar ise yeni müşteri kazanmak için kârlılıktan tamamen vazgeçmiş durumda. İhracat yapılıyor ama kazanılmıyor. Bu durum uzun süre sürdürülebilir değil. Merkez Bankası analizinde dikkat çeken bir diğer nokta da ticaretin yön değiştirmesi. Eskiden Avrupa merkezli olan ihracatın önemli bir kısmı artık farklı coğrafyalara kayıyor. Bu elbette olumlu. Tek pazara bağımlılığın azalması Türkiye açısından stratejik bir avantaj. Ancak yeni pazarlara girmek kadar orada kalıcı olmak da önemli. Kalıcı olmanın yolu ise yalnızca girişimcilikten geçmiyor. Rekabetçi maliyet yapısı gerekiyor. Öngörülebilir ekonomi politikaları gerekiyor. Uygun finansman gerekiyor. Yüksek teknolojiye dayalı üretim gerekiyor. Bugün bunların tamamını aynı anda sağlayabildiğimizi söylemek maalesef kolay değil. Çünkü bazı değerler vardır; ilk bakışta rakamlarla ölçülemez. Onları koruyabilmek, doğru zamanda yanında durabilmek ve geleceğin vazgeçilmez bir parçası hâline getirebilmek, çoğu zaman onları ilk elde etmekten bile daha büyük bir başarıdır. Emek ve zaman önemli olduğu kadar, farkındalıkta burada ön plana çıkar. Ekonomide olduğu gibi hayatta da gerçek kazanım, kıymet verilen şeyi sürdürülebilir kılabilmektir. Bir başka dikkat çekici konu ise dış ticaret verilerinin tek başına başarı ölçüsü olarak görülmesi. Elbette ihracat artsın. Cari açık azalsın. Yeni pazarlar bulunsun. Bunların tamamı değerli. Ancak bu başarının hangi bedelle elde edildiğine de bakmak gerekiyor. Eğer şirketler öz kaynaklarını tüketerek ihracat yapıyorsa... Kârlılıktan vazgeçerek müşteri tutmaya çalışıyorsa... Yatırım planlarını ertelemek zorunda kalıyorsa... Ortaya çıkan tabloyu yalnızca başarı hikâyesi olarak okumak eksik olur. Türkiye'nin ihracatçısı bugüne kadar sayısız krizi atlattı. Pandemiyi gördü. Kur şoklarını yaşadı. Deprem felaketinin yaralarını sardı. Küresel tedarik zincirindeki kırılmalara rağmen üretmeye devam etti. Bugün de aynı direnci gösteriyor. Fakat hiçbir sektör sonsuza kadar yalnızca fedakârlıkla ayakta kalamaz. Direnç önemlidir. Ama ekonomi yalnızca direnç üzerine kurulamaz. Bir noktadan sonra rekabet gücünün yeniden güçlendirilmesi, üretim maliyetlerinin dengelenmesi ve ihracatçının nefes alabileceği bir iklimin oluşturulması gerekir. Merkez Bankası'nın analizi bize mevcut tabloyu anlatıyor. Ancak bundan sonrası ekonomi yönetiminin atacağı adımlara bağlı. Çünkü mesele sadece bugünkü ihracat rakamları değil. Asıl mesele, Türkiye'nin beş yıl sonra da aynı pazarlarda aynı güçle var olup olamayacağıdır. İhracatın dirençli olması sevindirici. Ama ekonomide asıl başarı, firmaların sadece ayakta kalması değil; büyümesi, yatırım yapması ve kazandığını yeniden üretime aktarabilmesidir. İşte sürdürülebilir kalkınmanın gerçek ölçüsü de budur.