Takvim yaprağı sıradan gibi durur. Ama İzmir’de bir binanın duvarına yaslanınca, bu tarih “sıradan” olmaktan çıkar.
Çünkü 1923’te, henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken, memleketin aklı İzmir’de şunu konuşuyordu:
“Siyasi bağımsızlık yetmez. Ekonomik bağımsızlık şart.”
İzmir İktisat Kongresi’nin (17 Şubat–4 Mart 1923) en kıymetli tarafı; slogan atması değil.
Hedef koyması.
İş bölümü yapması.
Ve en önemlisi: İktisadı, bir “ülke kurma işi” olarak görmesi.
O gün masada romantizm yoktu.
“Gönül ister ki” yoktu.
“İnşallah düzelir” yoktu.
Köylü konuştu. Tüccar konuştu. İşçi konuştu. Sanayici konuştu.
Memleket, “kim kimi kandırıyor” diye değil; kim ne üretecek diye tartıştı.
*
O günün vizyonu neydi?
Üç kelimeyle özetleyelim: Üretim, tasarruf, sanayileşme.
Üretim: İthalata mahkûm olmadan, içeride üretmek.
Tasarruf: Kıt kaynağı hoyratça harcamamak; sermaye biriktirmek.
Sanayileşme: Tarımın yanına sanayiyi koymak; ham maddeyi işleyip katma değer yaratmak.
Bir başka kritik nokta: Devletin rolü.
Ne “her şeye devlet baksın” saflığı…
Ne “devlet çekilsin, piyasa mucize yaratsın” masalı…
Devlet; yol açıcı, düzen ve altyapı kurucu olacak.
Özel sektör; girişimci ve üretici olacak.
Yani o günün büyük iddiası şuydu:
“Bu memleket tüketerek değil, üreterek büyür.”
*
Peki bugün… 20 Şubat 2026’da neredeyiz?
Bir asır sonra dönüp bakınca acı olan şu:
Biz hâlâ aynı cümlenin etrafında dönüyoruz… ama tersinden.
Üretim diyoruz; ithalat bağımlılığıyla yaşıyoruz.
Sanayi diyoruz; savunma sanayi dışında katma değeri düşük işlere sıkışıyoruz.
Tasarruf diyoruz; günü kurtaran finansman arayışıyla ayakta duruyoruz.
Ve en sarsıcı mukayese şu:
1923’te memleket, daha “devletin adı konmamışken” ekonomi konuşuyordu.
Bugün devletin adı var, kurumların adı var, programların adı var…
Ama çoğu zaman işin adı yok, aslında pek tadı da yok.
O gün “nasıl kalkınırız” diye ortak akıl kuruluyordu.
Bugün “nasıl idare ederiz” diye geçici çözümler pazarlanıyor.
O gün hedef; yapı kurmaktı.
Bugün hedef; çoğu zaman hasarı yönetmek.
*
Vergi meselesi: Kongrenin ruhu ile bugünün gerçeği
İzmir’deki akıl şunu biliyordu:
Üretimi büyüteceksen, vergiyi de üretimi boğmayacak şekilde kurarsın.
Girişimi büyüteceksen, öngörülebilirlik sağlarsın.
Bugün ise manzara sık sık tersine dönüyor:
Vergi, büyümenin motoru değil; bütçe açığını kapatmanın yama bandı gibi kullanıldığında, ekonomi “kurgu”yla yürümüyor.
Güvenle yürüyor. Güven yoksa, kimse uzun vadeli yatırım yapmıyor.
Ve en acısı:
Vergi sistemi geniş kitleler için anlaşılır değilse, adil görünmüyorsa, gelir tabana yayılmıyorsa…
Devletin “mali” dili, vatandaşın kulağında farklı cümlelerle anlaşılır.
İşte o cümle geniş yankılandığında kongre ruhu ölür.
Çünkü kongre ruhu şudur:
“Herkes taşın altına elini koyacak.”
Bir taraf taşı tutarken öbür taraf taşın üstüne çıkarsa, o memleketin adı kalkınma olmaz.
*
Son söz
İzmir İktisat Kongresi bir hatıra değil, bir ölçüdür.
Bugün sorulması gereken soru şudur:
Bir asır önce, yokluk içinde “üretim” diye yola çıkan ülke…
Nasıl oldu da bolluk hayaliyle “tüketim”e sıkıştı?
1923’te akıl şunu söylüyordu:
“Ekonomi, bağımsızlığın devamıdır.”
2026’da bizim yeniden kurmamız gereken cümle de budur:
Bağımsızlık, sadece bayrakla olmaz.
Bağımsızlık; refahı sağlayan, üretimi sürdürebilen, vergide adaleti sağlayabilen ülke olmaktır.
Bugün ihtiyacımız olan şey yeni sloganlar değil.
Yeni bir ciddiyet.
Yeni bir disiplin.
Cumhuriyetin yapı taşı olan İzmir İktisat Kongresinde alınan kararları düstur edinmek.
Ve Rahmetle andığım Kurucu Liderimiz Atatürk’ün şu sözünü zihnimize kazımak…
“Her uzvu devlet, ancak kuvveyi maliye ile yaşar.”