Bu yazı bir görüş değil, yaşanmışlığın kaydıdır. Bir tanıklıktır.

Bu yazı; slogan sevene ağır, taraf kavgası arayana sıkıcı, hızlı tüketene uzun gelebilir...

Siz hiç yok sayıldınız mı?

Söylediğiniz bir sözün duyulmadığı, verdiğiniz emeğin görülmediği, orada olduğunuz hâlde “yoksunuz” muamelesi gördüğünüz oldu mu hiç?

Kalabalık bir sınıfta el kaldırıp öğretmenin bakmadığı çocuk gibi…

Bir işte “iyi ki varsın” yerine “zaten görevindi” denilen emekçi gibi…

Ya da en ağırı: Bir ömür çalışıp, sonunda kayıtlarda hiç var olmamış sayılan biri gibi…

Yok sayılmak içini acıtır insanın.
Çünkü bu, yalnızca hakkın gaspı değil; insanın varlığına yönelmiş açık bir inkârdır.

Bir anne düşünün.
Çocuğu daha dünyaya gelmeden, kanını emer.
Doğar, sütünü emer.
Binbir zahmetle büyütür; gençliğini emer.
Bir ömür sevgisini emer...

Anneme ait bu sözler.
Devamında, 'bala (evlat) hep emer oğul', sözleri dökülmüştü ağzından.

Şimdi ben bir gün dönüp anneme şunu desem: Senin yaptıkların kayıtlı değil. Sayılmıyor.

Bu nankörlük karşısında, ne hissederdi anam?

İşte bugün yüzbinlerce insan devletten tam olarak bunu duyuyor.

Neden bu girizgahı yaptım?

ÇALIŞTIK AMA SAYILMADIK

18 Ocak Pazar günü Staj ve Çıraklık Sigortası Mağdurları Federasyonu İstanbul’da bir konferans düzenledi.

Başlığı sade ama çığlığı büyüktü: Staj, Çıraklık Sigortası SGK Başlangıcı Olsun.

O salonda, yüzbinlerce insanın ortak hissi vardı: Çalıştık ama sayılmadık!

Federasyonun mücadelesi takdire şayan.

Belli ki sonuç alınana kadar da durmayacaklar.

Konferansta tek bir siyasi parti başkanı vardı.

Anahtar Partisi Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu.

Şu cümleyi kurdu: ‘Devletin imkânlarını har vurup harman savururken hesaba gelmeyen para, hakkı olanlar hakkını isteyince hesaba geliyorsa devlet kötü yönetiliyor demektir.’

O gün orada bütün muhalefet partilerinin temsilcileri olmalıydı. Ama bu çığlık onların ajandasına girmemişti.

‘Kötü yönetilen sadece devlet mi’ diye düşündüm ister istemez.

BU BİR TANIKLIK

Tatmayan bilmez derler.
Meslek lisesi mezunuyum.
Sigorta başlangıcım 1994.

Stajımı Yalova’da, akrilik kimya sanayide faaliyet gösteren, üretim kapasitesi o yıllarda dünyanın ilk 3'ü arasında gösterilen dev bir fabrikada yaptım.

Lise son sınıfta 3 gün fabrikaya 2 gün okula gittim.
Çıraklık eğitiminde bu süre daha da fazla: 4 gün iş, 1 gün okul.
Bazı yerlerde hafta sonu mesaisi bile var.

Stajı ya da çıraklığı sadece eğitim olarak görenlerin anlaması adına söylüyorum.

İşin matematiği net: Bu eğitim değil iş!

Prensip olarak erken emekliliğe karşı olsam da önceliğim adalet üretmeyen sistemle mücadele etmek.

Gelin biraz daha derinlemesine düşünelim.

Bugün Şampiyonlar Ligi maçı var.
Galatasaray Atletico Madrid’i ağırlayacak.
Bazı çocuklar o maça gidemez.
Bazıları ilk düdüğü bile duyamaz.
Yorgunluktan televizyon başında uyuyakalırlar çünkü.

Çalışmak ibadettir bizim inancımızda.
Bu çocuklar daha buluğ çağında başlar ibadete.
İbadetinizin yok sayıldığını düşünün.
Bu durumda ibadetinize aynı şevkle devam edebilir misiniz?

Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin en acı çelişkilerinden biri tam da burada: Çalıştılar ama sayılmadılar.

Stajyer dedik.
Çırak dedik.
Formayı giydirdik ama lisans çıkarmadık.
Sahaya sürdük ama istatistiğe yazmadık.

On binlerce genç, daha ergenliğini tamamlamadan sabahın köründe yollara düştü.

Atölyeye girdi.
Tezgâh başında durdu.
Mesai yaptı.
Ustaya, amire, vardiyaya tabi oldu.
Binlercesi ya canından oldu ya da uzvundan.

Ama emeklilik söz konusu olduğunda sistem onlara şunu söyledi: Sen o maçı hiç oynamadın.

Bugün yaklaşık 331 bin insan, hayatının bir bölümünün resmi kayıtlarda silinmiş olmasıyla yaşıyor.

Bir yasal düzenlemeyle 70-80 bin kişi hemen emeklilik hakkına kavuşabilir.

Kanun teklifleri var.
Komisyonlar var.
Ama kararlı bir siyasi irade yok.
Bu “yok sayma” yalnızca kâğıt üzerinde değil.
Hayatın tam ortasında.

BU BİR İŞ KAZASI DEĞİL

Arda Tombul.
Henüz 14 yaşındaydı.

Büyükçekmece’de, Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) kapsamında staj yaptığı metal atölyesinde, kafası sac büküm makinesine sıkıştı.

Tam 16 dakika müdahale edilmedi.

Bir futbol maçında oyuncu yerde kalsa hakem oyunu durdurur.
Burada durmadı.

Altı gün sonra çocukluğunu bile yaşayamadan aramızdan ayrıldı Arda.

Bu bir iş kazası değil.
Bu, kuralları yanlış yazılmış bir ligdir.
Ve bu ligde kaybedenler hep çocuklar oluyor.

Bir yanda çalıştığı hâlde “çalışmamış sayılan” gençler…
Diğer yanda “eğitim” adı altında ağır sanayide oynatılan çocuklar…

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin verileri ortada:
2013-2025 yılları arasında en az 770 çocuk işçi, hayatını kaybetti.
2025’te bu sayı tam 94.

Onlar maç izleyemedi.
Hayal kuramadı.
“Büyüyünce” diyemedi.

Sosyal devlet dediğiniz şey, kupalarla, madalyalarla ölçülmez.
En zayıfı nasıl koruduğunuzla ölçülür.

Çocuğu koruyamayan, gencin emeğini yok sayan, çalışanı istatistikten silen bir sistem adil değildir.

Çocukluğunu yaşayamayanlar, yarın anne-baba olduklarında tek bir şey ister: Ben çocukluğumu yaşayamadım bari çocuğum yaşasın.

Bugün staj ve çıraklık mağdurları şunu söylüyor: Ben yine çalışırım. Emekli olsam bile çalışırım. Ama bari evladıma nefes alabileceği bir gelecek bırakayım.

MESELE ERKEN EMEKLİLİK DEĞİL

Erken emeklilik devlete yük müdür?
Evet, yüktür.

Ama sorulması gereken asıl soru şudur: Onca israf ortadayken bu yük adaletsiz midir?

Saraya, ihaleye, yandaşa, betona bulunan kaynak; çalışmış ama sayılmamış yurttaşa mı fazla görülmektedir?

Koluna bir gün 10 milyonluk, ertesi gün 20 milyon TL’lik saatler takan, devletten 50 milyon dolar teşvik alan ama devlete ödediği vergi sadece 11 milyonda kalan vekillerdir asıl yük.

2025 yılı bütçe gerçekleşmelerine göre geçen yıl; 11 trilyon 49 milyar lira vergi ödedik. Saniyede 350 bin TL…

Gerekli düzenlemeler yapıldığı taktirde ilk etapta emeklilik hakkı kazanacak 80 bin kişinin bir yıllık maliyeti yaklaşık 19 Milyar TL.

Geçen yıl toplanan verginin binde 2’si bile değil.
Yani mesele aslında para değil.

Daha net anlaşılması için şöyle diyeyim.

80 bin kişinin emekli olması halinde devlete getireceği ekstra yük, yandaşa verilen 450 milyon dolarlık teşvik kadar.

Konuyu vergi uzmanlarına havale edip devam edeyim.

YOK SAYMANIN TARİHSEL BEDELİ

Tarihi gerçekler bize şunu öğretti.

Vatandaşını yok sayan devlet ayakta kalamaz.

Roma’yı barbarlar değil; yurttaşını unutan adalet ve milleti sömüren senatörler yıktı.

Fransız Devrimi’ni tetikleyen yalnızca açlık değil; emeğin hiçe sayıldığı, adaletin soylular lehine eğrildiği bir düzendi.

Osmanlı’da da düzen bozulduğunda, reaya korunmadığında, adalet terazisi saraydan yana ağır bastığında çözülme kaçınılmaz oldu.

Bir devlet, en kırılganını koruyabildiği kadar güçlüdür.

Bir sistem, emeği tanıdığı kadar meşrudur.

Staj ve çıraklık sürelerinin emekliliğe sayılması bir lütuf değil, hak teslimidir.

MESEM uygulamasının yeniden ele alınması bir tercih değil, zorunluluktur.

Çocuk işçiliğin önlenmesi bir slogan değil, insanlık sınavıdır.

TRİBÜNLERE YİNE İŞ DÜŞÜYOR

Tribünler sosyal konularda, hak-hukuk-adalet arayışında çok etkin bir alandır.

Dün Ali İsmail Korkmaz’ın polis şiddetiyle ölümüne sessiz kalmayan tribünler yarın başka Arda Tombul’lar ölmesin diye tepkisini koyacaktır.

Tribünler zaman zaman şuurunu kaybetse de, hak hukuk adalet söz konusu olduğunda en hızlı refleksi veren alanlardan biridir.

Yeter ki doğru yerden, doğru dille çağrı yapılsın.

YOK SAYILAN ŞAMPİYONLUKLAR YOK SAYILAN EMEKLER

Fenerbahçe yıllardır 1959 öncesi şampiyonlukların yok sayılması nedeniyle adeta tek başına mücadele ediyor.

Asıl mesele şampiyonluk ya da formadaki yıldız sayısı değildir.

Akıtılan terin, kazanılan zaferlerin en önemlisi emeğin yok sayılmasıdır.

Çünkü bu mücadele bir kulübün değil, yok sayılan herkesin meselesidir.

Bu noktada yok sayılanlar güçlerini birleştirdiği takdirde, hızlı ve sağlıklı sonuç almaları kaçınılmazdır.

Staj ve Çıraklık Sigortası Mağdurları Federasyonu hak mücadelesinde tribünlerin desteğini almalı, bu konuda da projeler üretmelidir.

Bitireyim.

Arda Tombul semboldür.

Adı asla unutulmamalıdır.

Çünkü bu ülkede bir çocuğun adı unutuluyorsa, emeğin de geleceğin de kaydı tutulmuyor demektir.

Son Söz: Unutulmamalıdır ki yok sayılan her emek, bir gün bu düzenin altından çekilen bir tuğla olur.