Zamanı mıydı?!?!

Dünden beri Canan Kaftancıoğlu'nun “Gazi Mustafa Kemal” ismine neden yakınlık duyup “Atatürk” ismine neden yakınlık duymadığını anlamlandırmaya çalışıyorum. Desem ki, Ata'mın askerliğine hayran, o zaman “Atatürk'ün askerleriyiz” lafını zamanında niye militer bulsun? Olmadı.

Peki acaba “Gazi” ünvanına yaptığı vurguyla Ulu Önder için yapması gerekeni yaptı, Kurtuluş Savaşı'na önderlik etti, Cumhuriyet'i kurdu, misyonunu tamamlandı, sonrasındaki siyasi duruşlarımız ayrılıyor mu demek istiyor? E, öyle olsa, o zaman Mustafa Kemal ATATÜRK'ün kurduğu ve ATATÜRKÇÜLÜK ilkeleriyle yoğrulmuş bir partinin neden il başkanı olsun?!?! Bu da olmadı. Ama belki de esas soru şu olmalı, konu mu kalmadı da durup dururken “ATATÜRK” ismine olmayan yakınlığını dile getirdi? ZAMANI MIYDI?!?! Ve hemen peşinden de şu soru beliriyor aklımda, “Sayın Kılıçdaroğlu, ne düşünüyor?” Öyle ya, CHP geleneğinden gelen “ATATÜRKÇÜ” partilileri dışarıda bırakıp, gelenekten gelmeyenleri içeriye alan kendisi…

Tabii soruların devamı kesilmiyor. Mesela Kılıçdaroğlu'nun kendi hazırladığı parti meclisi listesi değiştirildi mi, değiştirilmedi mi hâlâ bilmiyoruz.

CHP tarihinde Kurultay ertesi kurultayla ilgili yorum yapan başka bir il başkanı daha var mı? Hatta “Tuncay Özkan'ı ben sildim” dedi mi il başkanı, dediyse bunu deme cesaretini kimden alıyor?

Ve siz Sayın Kılıçdaroğlu, bunun üstüne Tuncay Özkan'ı kendinize danışman olarak seçtiyseniz, bu hamlenin de ne anlama geldiğini hem ayrı düştüğünüz örgüte, hem de tüm kamuoyuna  açıklamalısınız…

Şimdi “KLAVYE ATATÜRKÇÜLÜĞÜ” ile itham edileceğim muhtemelen ama bildiğiniz gibi ben yaşımdan dolayı pandemi tehlikesiyle yüz yüze kalmamak için kendimi oturduğum sokakta dışarıya atıp haykıramıyorum düşüncelerimi. Yazarak fikirlerimi daha çok insana ulaştırabileceğimi düşünüyorum. Maalesef(!) bu da ancak “klavye “yoluyla olabiliyor.

Değerli Okurlar, “ATATÜRK” isminin barındırdığı onlarca anlamdan birini sizlerle paylaşmak isterim. Kadın ve kadın hakları konusunda nasıl bir görüşe sahipti ATATÜRK, hatırlatmak isterim. Şu an ATATÜRK sayesinde bir yerlerde olanların dikkatlice okumalarını da öneririm.

“Süreyya Ağaoğlu, Türkiye’nin ilk kadın avukatıdır.

1924-25 ders yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Ankara’ya ailesinin yanına döner.

Bir arkadaşıyla birlikte Adalet Bakanlığı’nda staja başlar…

İlk günlerin heyecanı geçince, bir sorunla karşılaşırlar: Öğle yemeği işini nasıl çözeceklerdir ?..

Evlerine gidemezler, evleri bakanlığa çok uzaktır. Lokantaya da gidemezler.. Aslında o zamanlar Ankara’da yemek yenebilecek bir lokanta, İstanbul

Lokantası vardır. Ama, hep milletvekillerinin yemek yediği bu lokantada, kadınların yemek yediği görülmüş şey değildir..

Türkiye’nin, bu ilk kadın stajyer avukatları, öğle yemeklerini, bir süre için peynir ekmek yiyerek geçiştirirler. Ama sonunda dayanamazlar..

Zamanın Basın-Yayın Genel Müdürü olan babası Ahmet Ağaoğlu’na giden Süreyya, öğle yemeklerini İstanbul Lokantası’nda yiyebilmek için izin ister.

Ahmet Ağaoğlu, bunda bir sakınca görmez, peki, der..

İki arkadaş, ertesi gün öğleyin lokantaya gider, küçük bir bölümüne geçip güzel güzel karınlarını doyurur. Ahmet Ağaoğlu’nu ve kızını tanıdıkları için kimse yüzlerine bir şey söyleyemez, ama arkalarından konuşmalar başlar. Homurdanmalar ve şikayetler yükselir.

Şikayetler aynı gün, zamanın başbakanı ‘Rauf Bey’e de iletilir.

Rauf Bey de Ahmet Ağaoğlu’nu arayıp durumu anlatır.

Süreyya, o akşam eve döndüğünde, babasının kendisini beklediğini görür. Ahmet Bey hemen konuya girerek, “Başbakan Rauf Bey, senin ve arkadaşının lokantada yemek yediğinizi ve herkesin bunu konuştuğunu anlattı.. Bundan sonra öğle yemeklerine bana gelin,” der…

Süreyya çok üzülür ama yapacağı bir şey yoktur…

Birkaç gün sonra, Atatürk ve eşi Latife Hanım, Ahmet Ağaoğlu’na misafirliğe gelir. Sohbet edilirken, söz bu konudan açılınca, Süreyya Hanım, olayı bütün açıklığıyla Atatürk’e anlatır. Onun, kendisini anlayacağını ve destekleyeceğini düşünmektedir. Oysa, onu dinleyen Atatürk, “Babanın da, Rauf

Bey’in de hakkı var,” demesin mi ?..

Büyük bir hayal kırıklığı ile Süreyya, ertesi gün bakanlıktaki odasında çalışırken, bir yetkili telaşla içeri girer : “Süreyya hazırlan, Paşa seni yemeğe götürecekmiş !..”

Süreyya şaşırır, apar topar kapının önüne çıkar. Yanında bir milletvekili ve yaveriyle arabada oturan Atatürk, onu görünce, “Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor,” der.

Süreyya hem şaşkın hem sevinçlidir. O bindikten sonra hareket eden otomobil İstanbul Lokantası’nın önünden geçerken, Atatürk, birden şoföre durmasını söyler. Bozüyük milletvekili Salih Bey telaşla yanlarına gelince, Atatürk, herkesin duyabileceği bir sesle, ona, “Bugün Süreyya’yı bize götürüyorum, ama yarın buraya gelecek, yemeğini lokantada yiyecek..” der.

Süreyya’nın şaşkınlığı daha da artar.

Ne olup bittiğini, Latife Hanım, yemekte, onun kulağına eğilip, “Paşa, dün akşam bu lokanta olayına çok kızdı, ama babanı senin yanında ezmek istemediği için kızgınlığını belli etmedi. Eve gelir gelmez, birkaç milletvekilini arayarak, yarın mutlaka eşleriyle birlikte lokantaya öğle yemeğine gitmelerini söyledi,” deyince durumu anlar..

Süreyya Ağaoğlu, ertesi gün, arkadaşıyla İstanbul Lokantası’na gittiğinde, birkaç milletvekili eşinin de ilk kez orada olduğunu görür. Kimse onları bakışlarıyla bile rahatsız etmeye yeltenemez..

Bu bir ilk olur…
Atatürk ve Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, kadınların, tıpkı erkekler gibi, bir lokantada yemek yiyebilmesine de öncülük etmiştir…”

SON SÖZ: DOSTOYEVSKİ NANKÖRLÜĞÜ ŞU VURUCU CÜMLE İLE ÖZETLİYOR; “HAVALAR SOĞUDUĞUNDA İNSAN GÖLGE VEREN AĞAÇLARI UNUTUR.”

Loading...