Dünkü yazıyı, “Bugün 10 Kasım, Atatürk öldü diyorlar... Kim inanır” diye bitirmiştim. 

Artık benim yazıdan mı(!) etkilendi bilemiyorum ama dünya liderimiz, Atatürk’ün anıldığı etkinlikte aynen şunları söylemiş: “İnanın, Gazi hayatta olsaydı emin olun bunları(CHP’li yöneticiler) o partiden sopayla kovalardı! Eğer bu ülkede Gazi’nin, bölgemizi ve dünyayı kucaklayan siyasi, diplomatik, ekonomik, askeri mirasına sahip çıkan birisi varsa, o da biziz!”

***

Yalova’da önceden satın aldığı Baltacı Çiftliği’nde saray değil çadırda kalıyordu. Kenti çok sevdi. Bir gün iskele yakınındaki bir çınar ağacı dikkatini çekti. Gölgesinde bir süre dinlendi. Buraya küçük bir ev yaptırmaya karar verdi. İki katlı ahşap ev bitince sık sık kalmaya başladı. Bir gün bahçıvanları ellerinde testerelerle görünce, “Ne yapıyorsunuz” diye sordu. Büyüyen çınar ağacının eve zarar vereceği düşüncesiyle kesilmesine karar verildiğini öğrendi. “Ağaca dokunmayın, evi taşıyın” dedi.

Tek bir ağaca kıyamayan Atatürk, bilim insanlarının “İstanbul’a geri dönüşü olmayan zararlar verecek, su kaynaklarını kurutacak” demelerine rağmen “Kim ne derse desin çılgın projeyi yapıp İstanbul’a kanal açacağız” diye tutturan AKP’ye ‘mirasıma sahip çıkıyorsunuz’ diyecek öyle mi?

***

Atatürk 1925 yılında Ankara’nın batısında 20 bin dekar arazi satın aldı. Üzerinde çiftlik kurdu, üretim tesisleri kurdu, araştırma merkezleri kurdu. Aslında Anadolu insanının önüne canlı bir örnek koydu. Bozkır yemyeşil olduysa, memleketimiz de olur diyordu! 1937 yılına, yani ölene kadar araziyi ve çiftliği büyüttü, geliştirdi gözü gibi baktı. 1937’de vasiyet mektubunda çiftliği üstündeki bütün zirai işletmeler, taşınır ve taşınmazlarla birlikte 52 bin dekar olarak Hazine’ye, yani milletine emanet etti! 

Bunu yapan Atatürk, Atatürk Orman Çiftliği’ne har vurup harman savurup Ankapark’ı yaptıran, dünyanın en büyükleri arasında olduğu söylenen saray külliyesini yaptıran, içinden otoyol geçiren, yasada olmamasına rağmen arazileri vakıflara kiralayan, ABD’ye büyükelçilik yapsın diye satan AKP’ye, ‘mirasıma en iyi bu parti sahip çıkıyor’ diyecek öyle mi?

***

Atatürk, Kurtuluş Savaşı öncesi Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta kongreler topladı. Memleketin selameti için herkesin katkısı, fikri, kararı önemliydi. Kurtuluş Savaşı boyunca her adımı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getirdi. O zorlu günlerde bile ‘ben yaptım oldu’ demek yerine milletvekilleri oylarıyla hangi kararı aldıysa ona uyuldu. Büyük küçük her adım ‘yasalara’ göre atıldı. Atılan her adımın, harcanan her kuruşun hesabını Yüce Meclis’e verdi, verdirdi.

Bunu yapan, üstelik ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ diyen Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki milletin vekillerini denetleme, hesap sorma gücü elinden alınmış ‘el kaldırıp indirme’ görevlisine döndüren AKP’ye, ‘demokrasiye ne de güzel sahip çıkmışlar’ diyecek öyle mi?

***

Yurtta sulh, cihanda sulh diyen Atatürk, memleketi; zengin Katar ve kardeş Azerbaycan hariç, bizim canımız ciğerimiz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil dünyanın geri kalanıyla hırlaşan, kavgalı, büyükelçisiz, küs hale getiren AKP’lilere, ‘Bravo çocuk! Vizyonuma acayip sahip çıkmışsınız’ diyecek öyle mi?

***

Dişimizden tırnağımızdan kısıp kurduğumuz onca fabrikanın, bu milletin kendisine ait onca değerinin yok pahasına elden çıkarıldığını, yeni yapılanların hiç birinin bu millete ait olmadığını, şanslı müteahhitlerin olduğunu öğrenince Atatürk, “Oh çok güzel satmışsınız. Mis gibi bir sistem kurmuşsunuz. Bunu becerenleri kutluyorum” diyecek öyle mi?

***

CHP’yi yıllardır yönetenleri, herşeye rağmen Atatürk’ün mirasına sıkı sıkıya sarılmış memleket sevdalıları yüzde 24.5-25 oyla zaten devamlı sopalayıp cezalandırıyor... Yani hiç merak edilmesin ‘hesap verme konusunda’ en son konuşması gereken AKP’lilere sopa işini sormaz onlar, ‘dön kendine bak’ derler!

Atatürk’e gelince... Keşke, ‘Gazi yaşasaydı’ dediğiniz gibi olsa! Ne güzel olurdu... 

Memleket bu halde olmaz, ‘yasalar’ öncelikli olacağından ‘sopalama’ lafı edilmezdi öncelikle! 

Ve emin olun Atatürk, ‘mirasıma AKP sahip çıkmış’ demez, olanlara sessizce izin verdiği için milletine içerlerdi...

Eğitim yerlerde sürünmez, diplomalı işsizler ordusu kurulmazdı. Tıpkı genç Cumhuriyet’teki gibi, liyakat denen bir şey olurdu. Partili, akraba denmez bir işi kim daha iyi yapacaksa o yönetici olurdu. Köşe başları tutulmazdı. Duacı Diyanete bol keseden verilmezdi. Fabrikalar, kurumlar satılmazdı. Millet geçmediği köprüye, kullanmadığı teyyare meydanına para ödemezdi. Milletin güvenip devletine verdiği paralar geri ödenirdi. Öğretmenler baş tacı, çiftçi efendi olurdu. Meydan boş bulunmaz, at koşturulmazdı. Meclisin en az yarısı ‘hem kendi hem de bu milletin hakkını’ çatır çatır savunan eğitimli kadınlardan oluşurdu. İnsanların yürekleri gece gibi karanlık değil, aydınlık olurdu. Demokrasi olurdu, diplomasi olurdu, yurtta sulh olurdu, dünyada barış diyen bir ülke olurduk...