Yine bir temmuz ayı, yine milyonlarca emeklinin gözü kulağı açıklanacak enflasyon rakamlarındaydı. Haziran ayı enflasyon verilerinin netleşmesiyle birlikte, emeklinin kaderini belirleyen maaş artış oranları da ortaya çıktı. Tabloya baktığımızda, altı aylık enflasyon farkına göre SSK ve Bağ-Kur emeklileri için %17.76; memur ve memur emeklileri için ise yılın ikinci yarısında %13.52 oranında bir zam öngörülüyor. Ancak kağıt üzerindeki bu oranlar, sokaktaki ve mutfaktaki yangını söndürmeye yetmiyor. Çünkü resmi rakamlar ile emeklinin cüzdanı arasındaki makas her geçen gün biraz daha açılıyor. Gerçek enflasyon ve sepet illüzyonu Sorunun temelinde bir hesaplama çarpıklığı yatıyor. Emekli maaş zamları, genel TÜFE verisi esas alınarak yapılıyor. Oysa bir emeklinin, asgari ücretlinin, dar gelirlinin harcama alışkanlıkları ile toplumun genel harcama alışkanlıkları aynı değildir. Düşünün ki, bir emekli maaşını aldığı gün soluğu mücevheratçıda veya spor mağazasında almaz; onun durağı market, pazar, eczane ve fatura kuyruklarıdır. Ancak mevcut sistemde, genel enflasyon hesaplanırken şans oyunlarındaki %6.47’lik, mücevherat ve kol saatlerindeki %6.96’lık veya spor ve kamp malzemelerindeki %1.59’luk düşük fiyat artışları genel sepetin içine dahil ediliyor. Bu kalemlerdeki cılız artışlar, enflasyon sepetinin ortalamasını aşağı çekerek, emeklinin gerçek enflasyonunu adeta makyajlıyor ve maaş zamlarının düşük kalmasına neden oluyor. Emeklinin asıl bütçesini ayırdığı temel kalemlerdeki artışlar, manşet enflasyon oranının çok üzerindedir: Gıda enflasyonu %19.89, ulaştırma %20.07, konut, su, elektrik ve gaz gibi hayati harcamalar %23.15, sağlık giderleri ise tam %24.11 oranında artış göstermiştir. Bu sürdürülemez duruma karşı atılması gereken ilk adım bellidir; emekliler, asgari ücretliler ve diğer dar ve sabit gelirliler için gıda, mutfak ve ulaşım harcamalarının ağırlık teşkil ettiği yeni ve gerçekçi bir harcama sepetinin esas alınması gerekmektedir. Kaşık sayısı artıyor tencere küçülüyor Emeklilerin son on yıllık refah kaybını çok basit ama çarpıcı bir “masa” metaforuyla özetleyebiliriz. Gözünüzde bir sofra canlandırın; yıl 2016 ve bu masada 14 emekli vatandaşımız oturuyor. Önlerine servis edilen yemek dolu tencerenin hacmi 7 litre. Aradan yıllar geçiyor, takvimler 2025’i gösteriyor. Aynı masaya bu kez 20 emekli oturtuluyor. Ancak işin en can alıcı noktası şu: Kalabalıklaşan bu masaya getirilen tencerenin hacmi 6 litreye düşürülüyor. Yani emekli sayısı hızla artıyor, fakat onlara reva görülen yemeğin, yani refahın miktarı azaltılıyor. Demografik ve ekonomik veriler bu metaforu tüm çıplaklığıyla doğruluyor. 2016 yılında 11.7 milyon olan emekli sayımız, 2022-2023 dönemindeki EYT (Emeklilikte Yaşa Takılanlar) düzenlemesinin de etkisiyle ciddi bir sıçrama yaparak 2025 yılı sonunda 17 milyona çıkmıştır. Sadece 2016-2025 yılları arasındaki 9 yıllık dönemde emekli sayımızdaki artış %44.75 gibi bir oranda gerçekleşmiştir. Oysa aynı dönemde Türkiye’nin toplam nüfusu sadece %7.86 artmıştır. Bunun doğal sonucu olarak nüfus içindeki emekli yoğunluğumuz hızla büyümüş; 2016 yılında her 1000 kişiden 147’si emekli iken, bugün her 1000 kişiden 198’i emekli konumuna gelmiştir. Bir başka deyişle, emekli sayısının toplam nüfusa oranı %34.19 oranında artmıştır. Milli gelirden silinen emekliler İşte bu noktada hayatın olağan akışından beklenen şudur: Nüfus içindeki oranı %34.19 oranında artan bir kesimin, refah seviyesini koruyabilmesi için milli gelirden (GSYH) ve devlet bütçesinden aldığı payın da en azından bu orana paralel olarak artması gerekir. Ancak Türkiye’de bunun tam tersi, akıllara durgunluk veren bir tablo yaşanmaktadır. Emekli sayısındaki artışa rağmen, emeklilerin milli gelir ve bütçe pastasından aldıkları dilim sürekli küçülmektedir. 2016 yılında Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) emekli aylığı olarak yapılan ödemelerin milli gelire oranı %7.04 seviyesindeydi. Emekli nüfusunun üçte bir oranında arttığı 10 yılın sonunda, yani 2025’te bu oran %5.99’a gerilemiştir. Matematiğin acı gerçeği şudur: Emeklilerin toplam nüfus içindeki payı %34 büyürken, milli gelir pastasındaki payları %15 küçültülmüştür. Baştaki o sofra metaforuna dönersek; emeklilerin masasına yeni emeklileri oturtmuşlar, sonra da eski emeklilerin porsiyonlarını küçültüp yeni gelenlere dağıtmışlar. Hatta bununla da yetinmeyip, bir kısmını tamamen masadan almışlardır. O porsiyonlar kimin tabağına gitti? Bütçeden SGK’ya yapılan transferlerdeki düşüş bu tablonun en net ispatıdır. 2016 yılında bütçeden SGK’ya yapılan transferlerin toplam bütçe giderleri içindeki payı %18.8 düzeyindeydi. Bu oran 2020 yılında %22.5’e kadar çıksa da, 2024 ve 2025 yıllarına gelindiğinde %13.5 gibi dip bir seviyeye inmiştir. Peki asıl soruyu soralım: Emeklinin sofrasından eksilen o yemek, kimlerin masasına gitti? Rakamlar bu gerçeği de tüm çıplaklığıyla haykırıyor. Emeklinin küçülen porsiyonları; bütçenin her yıl bir çığ gibi artan faiz yüküne, kamu-özel işbirliği projelerinin devasa garanti ödemelerine, Kur Korumalı Mevduat (KKM) sahiplerine ve nereye harcandığı, kime gittiği konusunda şeffaf bir fikir sahibi olamadığımız “Diğer” veya “Sınıflandırmaya girmeyen” dev harcama kalemlerine akmıştır. Emekli, yıllarca çalışıp prim ödediği, alın teri döktüğü bu ülkenin büyümesinden ve zenginleşmesinden payını alamıyor. Aksine, bütçe tercihleri ve yanlış enflasyon hesaplamalarıyla her geçen gün daha da yoksullaştırılıyor.