Ukrayna’da savaş neden bitmiyorsa, İran’da da o yüzden bitmiyor. Gelin anlatayım. Beyaz Saray’ın kapalı kapıları ardında, tarihin en ibretlik askeri diyaloglarından biri yaşandı. Masanın bir ucunda Başkan Trump, karşısında ise omuzlarında dört yıldız taşıyan, ömürlerini cephede tüketmiş Amerikalı generaller duruyordu. Trump, otoriter bir hayranlıkla komutanlarına sordu: “Neden Hitler’in generalleri gibi bana sadık olamıyorsunuz?” Dönemin Beyaz Saray Genel Sekreteri, eski dört yıldızlı Orgeneral John Kelly’nin yanıtı adeta bir tokat gibiydi: “Hitler’in generallerinin onu öldürmeye çalıştığını biliyorsunuz, değil mi?” Trump’ın derdi tarih bilinci değildi; onun arzuladığı şey, anayasaya ve rasyonel askeri akla değil, doğrudan şahsına biat edecek bir komuta zinciriydi. Bu gerilim aslında yeni de değildi. 2017’deki Paris ziyareti sonrası tankları ve füzeleri Washington caddelerinde yürütmek istediğinde, dönemin madalyalı asker kökenli Savunma Bakanı James Mattis, “Burası Kuzey Kore değil, böyle bir şey yapacağıma asit içmeyi tercih ederim” diyerek karşı çıkmıştı. Trump ilk döneminde bu “itiraz edebilen” akılla mücadele etti; ikinci döneminde ise aynı hatayı yapmayarak doğrudan tasfiye sürecini başlattı. ★★★ İkinci Trump döneminin en radikal adımı, ordunun başına TV yorumcusu Pete Hegseth’in getirilmesiyle atıldı. 30 Eylül 2025 sabahı, dünyanın dört bir yanından apar topar çağrılan 800’ü aşkın general ve amiral, Quantico Deniz Üssü’nde toplandı. Karşılarında duran eski binbaşı rütbeli jöleli yeni bakan, “Savunma Bakanlığı bitti, artık Savaş Bakanlığı dönemindeyiz” diyerek eskiden emir aldığı tecrübeli komutanlara “savaşçı olmayı” dikte ediyordu. Aykırı ses çıkaranlar “onurlu şekilde” istifa edecekti. İlerleyen günlerde Amerikan ordusunun üst kademesi adeta biçildi. Amerikan Genelkurmay Başkanı görevden alındı. Deniz Kuvvetleri’nin ilk kadın komutanı gönderildi. Hava Kuvvetleri’nin iki numaralı ismi koltuğunu kaybetti. Kara Kuvvetleri Komutanı, 4 yıllık görev süresi dolmadan emekliliğe zorlandı. Amerika’nın bütün elektronik istihbaratını yöneten Ulusal Güvenlik Ajansı (NCA) ve Siber Komutanlık (CYBERCOM) başındaki dört yıldızlı general görevden çıkarıldı. Savunma İstihbarat Teşkilatı’nın başkanı da gönderildi. Amerika’nın NATO’daki en üst düzey askeri temsilcisi görevinden uzaklaştırıldı. Latin Amerika’dan Karayipler’e kadar geniş bir bölgedeki Amerikan operasyonlarını yöneten Güney Komutanlığı’nın başındaki dört yıldızlı amiral ayrılmak zorunda kaldı. Sahil Güvenlik Komutanı gönderildi. Deniz Kuvvetleri’nin yedek kuvvetlerini yöneten komutan ile özel harekât birliklerinin başındaki amiral de tasfiye listesine eklendi. Kara Kuvvetleri’nin modernizasyonundan ve gelecekte kullanacağı silah sistemlerinden sorumlu üst düzey komutanlar da görevlerinden alındı. 24 üst düzey generali kapsayan bu askeri akıl tutulması, tam da Amerika’nın İran ile girdiği karmaşık ve çıkışsız savaşın ortasında yaşandı. Trump yönetimi operasyonun kısa süreceğini, Hürmüz Boğazı’nın kolayca kontrol edileceğini iddia ediyordu. Ancak aylar geçmesine rağmen İran teslim olmadı; aksine 30 bin dolarlık ucuz insansız hava araçları ve hızlı teknelerle trilyon dolarlık Amerikan donanmasını kilitledi. ★★★ Bu tehlikeli tablonun bir diğer canlı örneğini Ukrayna cephesinde Rusya tecrübe etti. Putin, Ukrayna işgalinde kendisine itiraz edebilecek tüm rasyonel sesleri susturmuştu. İstihbarat servisleri, Putin’in duymak istediği yalanları raporlaştırarak Kiev’in birkaç günde düşeceğini iddia etti. Sonuç; yollarda kalan tank konvoyları, çöken lojistik hatlar, ölü ve yaralı 1.4 milyon Rus’a mal olan yıpranma savaşı oldu. “Gerçeği söylersen rütben sökülür.” İşte bu korku yüzünden, Ukrayna birlikleri Rus toprağı Kursk’a girdiğinde sahadaki komutanlar yaklaşan felaketi yukarıya rapor etmeye cesaret edemedi ve Rusya kendi topraklarında gafil avlandı. ★★★ Peki, Türkiye bu dengenin neresinde duruyor? Biz yıllarca haklı olarak askeri vesayetin sivil siyasete ayar verme çabalarından şikâyet ettik. Generaller sandıktan çıkan iradeyi ipotek altına alamaz. Ancak sivil iradenin mutlak üstünlüğü, askerin sahada gördüğü somut gerçekleri ve riskleri söylemekten korkması anlamına gelmemelidir. Türkiye bu dengenin doğru kurulduğu anların zaferini Kıbrıs Barış Harekatı’nda yaşadı. Siyaset hedefi çizdi, askeri akıl planı yaptı ve başarı kaçınılmaz oldu. Ancak bu denge bozulduğunda bedeller hep ağır oldu. Mesela; 1. Körfez Savaşı’nda Cumhurbaşkanı Özal’a kaygılarını dile getiren Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay dinlenmedi, istifa etti. Sonuçta oluşan otorite boşluğu bugünkü sınır güvenliği sorunlarımızın ve Kuzey Irak’taki fiili yapının temellerini attı. Ergenekon ve Balyoz gibi kumpaslarla ordunun laik, tecrübeli ve liyakatli subayları tasfiye edilirken yerlerine örgüt imamlarından emir alan yapılar yerleştirildi. Sonuç; kendi meclisini bombalayan hain bir darbe girişimi ve sınırda düşürülen Rus uçağının ardından girmek zorunda kaldığımız milyarlarca dolarlık S-400 sarmalı oldu. İlk açılım sürecinde siyasi iradenin çatışmasızlık arzusu, sahadaki askerin itirazına rağmen gözü önünde hendekler kazılmasına göz yumulmasıyla birleşti. Valilik izinleri ardına sığınan pasiflik; Habur rezaletine, Sur ve Nusaybin’de onlarca vatan evladının şehit düşmesine yol açtı. Suriye konusunda da diplomatik ve askeri uyarılara kulak tıkanarak Şam’ın kısa sürede düşeceği hayali kuruldu. Bunun faturası sınır güvenliğimizin çökmesi, milyon larca mülteci ve sokaklarımızda patlayan IŞİD bombaları oldu. Sonuç olarak eğer bir yönetimde generallerin tamamı aynı anda “Evet efendim” demeye başlamışsa, orada güçlü bir ordu değil, yaklaşan büyük bir felaket oluyor. Savaş yalnızca uçak, füze ve mühimmatla kazanılmaz. Savaş, kötü haberi başkana söyleyebilecek komutanlarla kazanılır. “Bu plan işlemez” diyebilen generallerle kazanılır. Trump İran’da, Putin Ukrayna’da bu gerçeği kaybetmenin bedelini ödüyor.