Sevgili okuyucularım, bugün sizi biraz geçmişe, bundan 15 yıl öncesine götüreceğim. Hürriyet gazetesinde 4 Ağustos 1998 günkü yazımı sizlere aktaracağım ve sonrasında günümüze döneceğiz.

Önce o yazımı okuyalım:
“Gözümüz aydın! Türkiye’de her şeyi duymuştuk ama fetvaya dayalı bir yargı
kararını hiç duymamıştık. Şimdi o da oldu!
Edirne İdare Mahkemesi’nin, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından geçmiş yıllarda
verilmiş olan FETVALARI, kararlarında gerekçe olarak kullandığı belgelendi.
Hadiseyi kısaca özetliyorum:
Trakya Üniversitesi Rektörlüğü, üniversiteye bağlı fakülte ve yüksek okullarda sınıfa türbanla girmekte ısrar eden kız öğrencileri önce uyarıyor. Uyarıya aldırış etmeyen öğrencilere daha sonra kınama cezası veriliyor. Bu da dikkate alınmıyor. Sonrasında bu öğrencilere okuldan bir hafta ile bir ay arasında uzaklaştırma cezaları veriliyor.
Bazı kız öğrenciler bunun üzerine, bu işlemin yasal olmadığı iddiasıyla Edirne İdare Mahkemesi’nde dava açıp yürütmenin durdurulması kararı verilmesini istiyorlar.
Edirne İdare Mahkemesi konuyu inceliyor ve kararını veriyor!
Elimde iki ayrı karar var.
Tarih 7 Temmuz 1998. Esas 1998/ 378 ve Esas 1998/ 414.
Mahkeme iki davada da türbanlı öğrencileri haklı buluyor ve kendince gerekçe yazıyor.

* * *

Şimdi size gerekçeli karardan kısa bir alıntı veriyorum. Okuyun da, Türkiye Cumhuriyeti’nde neler olduğunu iyice görün:
“Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 30 Aralık 1980 gün ve 77 sayılı kararından (Fetvasından) açıkça anlaşılacağı üzere, İslam inancına göre uyulması zorunlu olan başörtüsü kullanımının başka hiçbir amaçla özdeşleştirilmeden doğrudan doğruya
kişinin inancının bir gereği ve sonucu olduğu gerçeği dikkate alınmaksızın değişik  gerekçelerle yasaklanması, inanç özgürlüğünün özünü zedelediği gibi, söz konusu inancın hor görülmesi ve çağdışı olarak nitelenmesi, dini inanç ve kanaatlerinden ötürü kişinin kınanması anlamını taşır.”
Kararın Türkçesi bozuk ama herhalde anlamışsınızdır!
Karar devam ediyor ve “Mahkeme” kendi anlayışına göre laiklik dersi veriyor:
“Üniversitede örenim gören bir kız öğrencinin, dinsel inancı nedeniyle boynunu ve saçlarını bir örtü ya da türbanla kapatması, çağdaş bir toplumda demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir şekilde hoşgörü ile karşılanmalıdır.
Kaldı ki, inancı gereği başörtüsü kullanan bir öğrencinin bu inancının ve inancı gereği yaptığı uygulamanın devlet tarafından korunması, laik devletin en başta gelen ödevlerinden biridir.”

* * *

4 Ağustos 1998 tarihli yazım şöyle devam ediyor:
“Elimdeki iki yürütmenin durdurulması kararı da oybirliği ile alınmış.
İdare Mahkemeleri üç kişiden oluşur. Bir başkan ve iki üye. Bu iki kararın altında beş ayrı imza var:
İlkinde Ali Kazan, Abdurrahman Başer, Gülten Kaya Hatipoğlu.
İkincisinde Mustafa Dinç, Mesut Güngör, Ali Kazan.
Şimdi burada önemli olan, bu isimler. İşin püf noktasını biraz sonra hep birlikte göreceğiz.
O yazımı şöyle sürdürüyorum:
“Evet, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk Milleti adına karar veren mahkemesi, kararında FETVAYI gerekçe olarak kullanıyor.
Fetvaya dayalı yargı kararı veriyor.
Böylesi bugüne kadar hiç olmamış, görülmemiş, duyulmamıştı.
Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti midir? İran, Afganistan veya Suudi Arabistan mı
olmuştur ki, din esasına dayalı yargı kararı üretilmektedir...”
15 yıl önceki yazımı şöyle bağlıyorum:
“Türkiye’nin belli kesimler tarafından nerelere götürülmek istendiğini görüyorsunuz.
Devletin ilgili makamları bu konuda duyarsız kalırsa, ses çıkarmazsa, gerekli
işlemleri derhal yapmazsa, yakında daha nice böyle “Yargı Kararları (!)” ile karşı
karşıya kalırız...”

* * *

Evet, geçmişteki yazımı okudunuz. Şimdi günümüze gelelim ve bakalım, aradan geçen 15 yıl içerisinde neler olmuş!
Bu kararda adı geçen, fetvalara dayalı mahkeme kararı vermekten sıkılmayan hakimler var.
Ali Kazan, Mustafa Dinç, Mesut Güngör, Gülten Kaya Hatipoğlu ve Abdurrahman Başer.
Bu türbancı-fetvacı hakimler acaba emekli mi oldu, başka yerlerde mi görev yapıyor?..
Ya da AKP döneminde terfi edip yükseldiler mi?..

* * *

Şimdi her birinin bugünkü görev yerlerine bakalım:
Ali Kazan: Danıştay 10. Daire üyesi oldu.
Mustafa Dinç: Danıştay 14. Dairesi üyesi oldu.
Mesut Güngör: Danıştay 8. Daire üyesi oldu.
Gülten Kaya Hatipoğlu: Danıştay Savcısı oldu.
Abdurrahman Başer: Ankara 2. İdare Mahkemesi Başkanı oldu.
Hiç kuşkum yok, son iki ismi de ilk seçimde Danıştay üyesi olarak göreceğiz.

* * *

Bunlardan Danıştay üyesi yapılan ilk üç şahıs, yüksek yargıyı ele geçirmek için devreye sokulan o meşhur AKP furyasında seçilmeyi başardı.
Hani 2011 yılının şubat ayında Yargıtay ve Danıştay’a AKP tarafından çok sayıda yeni
üyeler seçildi ve yüksek yargı tümüyle siyasetin-iktidarın eline teslim edildi ya, işte o
furyada!..
Yargıtay’a bir kalemde 160, Danıştay’a 51 yeni üye seçip çoğunluğu elde ettiler ve işi bitirdiler!
Peki onları Yargıtay ve Danıştay üyeliğine kim seçti?
AKP’nin yargıdaki ön bahçesi olan HSYK!
Geçtiğimiz günlerde Danıştay 8. Dairesi ilginç bir karar verdi.
Türbanlı-sıkmabaşlı kadın avukatlar artık duruşmalara başları bağlı olarak girebilecek!
Geçmişte fetvaya dayalı mahkeme kararlarına imza atan Mesut Güngör isimli şahıs, işte o Daire’nin üyelerinden biri!

* * *

Sevgili okuyucularım, size olayları belgeliyorum, kanıtlıyorum. Bugünkü iktidar, yargıyı işte böyle ele geçirdi.
Geçmişte fetvaya dayalı mahkeme kararlarına imza atmaktan sıkılmayan şahıslar topluca
ödüllendirildi, Danıştay üyesi, Danıştay Savcısı, İdare Mahkemesi Başkanı yapıldı.
Edirne İdare Mahkemesi’nin Diyanet fetvasına dayalı kararlarına imza atan beş hakim, başkan ve tüm üyeleri maçı kazandı, kendi geleceklerini kurtarmış oldu!
Piyango onlara vurdu!
Hele aynı furyada Yargıtay üyeliğine seçilen Eyüp Sarıcalar isimli bir Sulh Hukuk
Mahkemesi hakimi var ki, Yargıtay’a üye yapılan ilk Sulh Hukuk hakimi!.. Kürsüde iken verdiği inanılmaz kararlar, üyesi olduğu Yargıtay tarafından oybirliği ile bozulan biri!
Size bu ilettiklerim sadece birkaç örnek! Daha neler var neler!