Türkiye’de çalışma hayatının en önemli güvencelerinden biri olan İşsizlik Sigortası Fonu, son yıllarda ne yazık ki kuruluş felsefesinden ve asıl amacından hızla uzaklaşarak farklı bir yola evrilmektedir. Yasal altyapısı 1999 yılında kurulan ve Mart 2002’den bu yana fiilen ödeme yapan bu fon, aslında sigortalı bir işyerinde çalışırken kendi istek ve kusuru dışında işini kaybeden çalışanların gelir kayıplarını kısmen de olsa telafi etmek için oluşturulmuş zorunlu bir sosyal güvenlik havuzudur, işçinin kötü gün dostudur. Ancak gelinen noktada bu ‘kara gün akçesi’ yapısal değişime uğramıştır. Fonda Mayıs 2026 sonu itibarıyla biriken 755.6 milyar lira, bütçe açıklarıyla boğuşan ve bütçede hareket imkanı giderek azalan iktidarın iştahını kabartmaktadır. Fonun doğrudan kuruluş amacı ‘işçinin işini kaybetmesi halinde uğrayacağı gelir kaybını önlemek’ iken, özellikle son 10-15 yıllık dönemde bu kaynaklar artan bir oranla işveren teşvikleri, istihdam destekleri ve yapısal ekonomik programlar için kullanılmaya başlanmıştır. İktidar, bütçeden bir kuruş harcamadan istihdamı fonlamak istediğinde, adeta ‘ikinci bir maliye hazinesi’ gibi gördükleri bu hazır kaynağa yönelmektedir. Devlet katkısı azaldı Bu eksen kaymasını ve fonun asıl sahibinden nasıl uzaklaştırıldığını en net şekilde kesinti oranlarında ve yasal değişikliklerde görebiliyoruz. Bilindiği üzere fon, çalışanlar ve işverenlerden yapılan kesintiler ile devletin her ay düzenli olarak yaptığı katkıyla finanse edilmektedir. Mevcut durumda brüt maaş üzerinden çalışan payı %1, işveren payı %2, devlet katkısı ise %0.5 olarak uygulanmaktadır. Ancak burada çok çarpıcı bir detay yatıyor: Devletin fona olan katkısı aslında %1 oranındayken, 1 Mayıs 2026 tarihinden geçerli olmak üzere Cumhurbaşkanı kararıyla yarı yarıya azaltılarak yüzde yarıma indirilmiştir. Bunun doğrudan bir yansıması olarak, örneğin Nisan 2026’da 9 milyarın üzerindeki devlet katkısı, Mayıs 2026 itibarıyla yarı yarıya azalar 4 milyar civarına inmiştir. Sadece Mayıs 2026’da işçiye doğrudan ödenen İşsizlik Ödeneği 14.2 milyar lirayken Teşvik ve Destek Ödemeleri (11.6 milyar), Aktif İşgücü Programları (8.2 milyar) ve İşbaşı Eğitim Programları (3.6 milyar) olmak üzere doğrudan veya dolaylı olarak işverene yarayan fon çıkışlarının toplamı, işçiye ödeneni açık ara geride bırakmıştır. İşin daha da vahim tarafı, devletin fona katkı oranı tırpanlanırken fondan işverenlere yapılabilecek destek ödemelerinin sınırının yüzde 30’dan yüzde 50’ye çıkarılmış olmasıdır. Yani işçinin kumbarasına devletin attığı para azalırken, işverenin o kumbaradan alabildiği payın önü ardına kadar açılmıştır. Son yapılan düzenlemeler sonrasında fonun birikimlerinin kısa sürede önemli ölçüde azalması ile karşı karşıya kalınabilecektir. Mayıs sonu itibarıyla 755.6 milyar liraya ulaşmış olan fon varlığının azalışı veya enflasyon karşısında eriyerek eskisi gibi artmayacağını öngörmek kehanet olmayacaktır. Peki, işverenlere fondan aktarılan devasa kaynak gerçekten işe yarıyor mu? Savunulan resmi argüman, işverene verilen bu teşviklerin maliyetleri düşürerek istihdamı artıracağı yönündedir. Ne var ki, hem ekonomi literatürü hem de sahadaki pratik uygulamalar, bu tür suni prim desteklerinin kalıcı, nitelikli ve güvenceli istihdam yaratmada son derece sınırlı kaldığı şeklindedir. Nakit riski doğurur İşsizlik fonu çalışanlara uzun vadeli ve sürekli güvence sağlamaya yetecek finansal güce sahip olmalıdır. İşte asıl büyük tehlike, tam da bu noktada karşımıza çıkan ‘süreklilik riski’dir. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, pandemi döneminde veya yaşadığımız büyük deprem felaketleri gibi zorlayıcı süreçlerde bu fon, ‘Kısa Çalışma Ödeneği’ gibi hayati mekanizmalar sayesinde milyonlarca vatandaşımız için adeta bir cankurtaran, bir tampon görevi üstlenmiştir. Ancak normal ekonomik seyir içerisinde işveren prim destekleri yoluyla fonun sürekli nakit kaybetmesi ve içinin boşaltılması, gelecekte yaşanabilecek daha büyük kitlesel krizlerde fonun likidite, yani nakit akışı sıkıntısı çekme riskini doğurmaktadır. Yarın öbür gün karşımıza çıkabilecek yeni bir küresel pandemi, yıkıcı bir deprem veya çok daha ağır bir ekonomik kriz ortamında, işçinin bu kötü gün havuzunun dibi görünmüş olabilir. Artan oranda işverenleri sübvanse eden, devlet katkısı yarı yarıya tırpanlanan ve enflasyonla reel olarak eriyen bu yapının, olası bir büyük kriz dalgasını atlatma kapasitesi maalesef günden güne zayıflamaktadır. Unutulmamalıdır ki, İşsizlik Sigortası Fonu bütçe açıklarını gizleyecek bir araç veya işverenlerin prim maliyetlerini düşürecek sınırsız bir kaynak değildir. Bu fon, emeğiyle geçinenlerin alın teridir. Fonun asli amacına döndürülmesi, sadece bir ekonomik tercih değil, aynı zamanda emeğe duyulan saygının ve sosyal devlet olmanın en temel gereğidir.