ABD’li yazar Jack London, işçiyi anlatırken “çalışan insan” demez.
“Tükenen insan” der.
Çünkü ona göre mesele emek değil, hayatın kendisidir.
Bir insan bütün gün çalışıp sadece ayakta kalabiliyorsa, orada kazanç yoktur.
Sadece devam eden bir yorgunluk vardır.
Aradan geçen yıllar bu gerçeği değiştirmedi.
Ama bugün o yorgunluk başka bir şeyin altında kalıyor.
Onu temsil ettiğini söyleyen sendikalar artık o hikâyeyi anlatmıyor.
★★★
Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan, 1 Mayıs için bu yıl Bursa’da olacaklarını açıkladı. Arslan, “Bursa’ya aynı zamanda büyük bir katkı olacak. Gelen binlerce arkadaşımız Bursa esnafını da mutlu ediyor. Bütün restoranlarda rezervasyonlar yapılmıştır. Bursa’nın damak tadını bilen arkadaşlarımız Bursa’ya gelmek, alışveriş yapmak istiyor” dedi.
1 Mayıs işçinin günü. Ama Başkan’ın konuştuğu konu...
Kebap...
Bu bir dil sürçmesi mi? Hayır. Daha çok, bir sendika başkanının olaya nereden baktığını gösteren bir zihniyet.
İşçinin gününü, işçinin gündemiyle konuşmuyor. Ücret yok, çalışma koşulu yok, alın teri yok. Onun yerine şehir ekonomisi, alışveriş, masa rezervasyonu, damak lezzeti var.
Sanki kendisi Bursa’ya hafta sonu turistik gastronomik gezi düzenliyor.
Otobüsler kalkıyor, meydanlar doluyor, akşamında da şehir turu.
Arslan yine bambaşka bir dil kurarak şöyle devam ediyor: “1 Mayıs’ta kaos, kavga, çatışma, kriz olmadı. Halay çekerek, türkü söyleyerek, Mehter Marşı’yla, Kuran-ı Kerim’le, dualarla ve birlik beraberliğimizi haykırdığımız görüntülerle 1 Mayıs etkinlikleri 15 yıldır bu çizgide sürüyor.”
Mehter, dua, birlik, beraberlik...
Bunlar bu toplumun değerleri, buna itiraz eden yok.
Ama mesele şu...
1 Mayıs’ın dili bu mu?
Kendisi 15 yıldır o koltukta oturuyor.
★★★
Yıllardır değişmeyen sendika yönetimleri, uzayan koltuk süreleri ve giderek büyüyen bir mesafe. İşçi ile onu temsil ettiğini söyleyen yapı arasındaki mesafe.
Mesela Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın da hatırlarsınız geçen ay “Yiğit düştüğü yerden kalkar, derler. Anadolu, 100 yıllık narkozdan çıkıyor. Yeni bir diriliş, yeni bir uyanış hamlesi yaşıyoruz. Tarihiyle bağı kesilen eski Türkiye yok artık. Yüklerinden kurtulan bir Türkiye var” demişti.
Sendikal haklara sanki Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetle kavuşmamış gibi... Kendisi de 11 yıldır aynı koltukta oturuyor, 500 bin lira maaş aldığı yazılıp çiziliyor ama hâlâ “Cumhuriyet için narkoz” diyor.
★★★
Ankara’da bir parkta... Günlerdir bekleyen işçiler var.
Madenciler.
10 gündür aç açıktalar...
İstedikleri şey karmaşık değil.
Zam değil. Teşvik değil.
Çalıştıkları günün karşılığını istiyorlar.
Ama o ses aylarca duyulmadı.
Bir sendika başkanı Bursa’da restoran rezervasyonlarını anlatıyor.
Başka bir sendika başkanı ülkenin değerleriyle kavgalı.
DİSK Başkanı’nı gören yok.
İşçi ise parkta muhatap bulmak için çabalarken, biber gazı yiyor.
Burada mesele sadece sendikalar değil. Siyasetin de bu tabloya nasıl baktığıyla ilgili.
Bir bakanın o parka gidip o insanları dinlemesi zor değil.
Ama o adım atılmıyor. O kibir dinmiyor.
Ve o mesafe büyüyor.
1 Mayıs daha yaklaşıyor.
Yine yasaklar konuşuluyor.
İlginç bir tablo var aslında.
Bir yanda 1 Mayıs’ı şenliğe çevirenler... Diğer yanda 1 Mayıs’ı güvenlik meselesine dönüştürenler...
İkisinin ortasında ise aynı kişi beş parasız duruyor...
İşçi...
Kimin çalıştığını...
Kimin kazandığını...
Kimin sustuğunu...
Hatırlatırcasına...