Hiç tartışmaya gerek yok, Erol Büyükburç Türkiye’nin ilk ve hâlâ da eşi benzeri gelmemiş tek büyük star’ıydı. Bana Taksim meydanında toplanan kalabalığın nasıl içinde bulunduğu arabayı havaya kaldırdığını anlatmıştı. Kostümleriyle, şarkılarıyla, son yıllarda kendi kendini karikatürleştirdiği bütün hallerinde de fena halde camp’ti: Abartılı, akıl almaz, gösterişli, kitsch ve bu yüzden de çok eğlenceli bir figür.Erol Büyükburç efsanesinden bihaber kuşaklar onu YouTube video’larından, canlı yayında “Ben saksı değilim” diye delirmesinden hatırlıyorlar. Öldüğü gün Twitter’da hakkında açılan hashtag de #bensaksıdeğilim’di.
Hayat ne tuhaf değil mi?
O saksı değilim diye bağırdığında ben yanı başındaydım.
* * *
Birbirimizi ilk kez birlikte canlı yayına çıkmadan hemen önce tanıdık.
Daha ilk program başlamadan kendisine bu görüşlerimi ilettim. “Eğer yayında o çıkışlarınızdan birisini yaparsanız acayip rating alırsınız” dedim. İlk yayındaki bir reklam arasında “Rating’ler nasılmış, öğrendiniz mi” bile demişti...
Ancak ilk hafta meşhur patlamasını yapmadı. Bir-iki hafta sakin gideceğini, sonra patlayacağını söyledi. Kendi kendine bir zamanlaması vardı.
Hakikaten de beklenen patlama sezon ortasında geldi.
“Ben Erol Büyükburç’um, Türkiye’nin en büyük sanatçısıyım” diye ayağa fırladı: “Bana soracaksınız, ben saksı değilim.” Parmağını sallayarak “Çoluk çocuk konuşuyor” diye beni kastetti! Sinirden damarları çıkmış, önündeki bardağı fırlatmış, hatta bu yüzden parmağını bile kesmişti.
Herkes en başta benim Büyükburç’u çileden çıkardığımı, adamın gerçekten delirdiğini düşünüyordu. “Kalpten gidecekti” diyenler bile çıktı. Kendinden geçtiğini, kontrolü kaybettiğini, hiçbir şeyin farkında olmadığını sanıyordu izleyiciler. İnandırıcıydı.
Ben kahkaha krizine girmiştim.
Elbette Erol Büyükburç delirmemişti...
Kalpten gitmeyecekti...
Hatta hiç sinirlenmemişti...
Canlı yayındaki “o an”dan hemen sonra yerine oturduğunda ona döndüm ve sessizce “Harika oldu” dedim. “İyiydi, değil mi?” dedi.
O gün eve çok mutlu döndü. Bir sonraki hafta da ona saksı hediye ettim yayında.
* * *
Bu hikayeyi daha önce anlattığımda bu kontrollü ve son derece planlı ama spontane gibi görünen sahneyi Tayyip Erdoğan’ın Davos çıkışına benzetmiştim. Hâlâ da Davos’un, tıpkı Erdoğan’ın ‘çıldırmış’ gibi göründüğü bütün anlar gibi kontrollü olduğuna inanıyorum.
Erol Büyükburç’un bir farkı vardı tabii. O aynı zamanda Türkiye’nin rengiydi.
Kompleksiz, zeki, şakacı, gerçekten çılgın bir figürdü. Hayatın gitgide tekdüzeleştiği bir ülkede yokluğu daha da belirgin hissedilecek bir renkti. Ve gerçek bir Rock ‘N’ Roll figürüydü
Gençlik yıllarında banyosunda ecza dolabında her türlü uyuşturucu bulunduğunu, hepsini karıştırarak kullandığını anlatmıştı... Pantolonuna patlıcan soktuğu efsanesini şiddetle reddetmiş, erkek anatomisi üzerine detaylı bir söylev çekmişti.
Hiç kimseye nasip olmayacak bir şöhret tatmıştı Türkiye standartlarında. Türkiye’nin en ünlü kadınlarıyla birlikte olmuştu; orji onun için çok sıradan, gündelik bir kelimeydi...
Ölümü de Rock N Roll oldu. Onu yaşlanmış, bir hastane yatağında hayata veda ederken hayal edemezdim. Tabii ki evde kapısı kırılıp ölü bedeni yerde yatarken bulunacaktı.
Yerine yenisi konmayacak. Bu kadar deli ve bu kadar dâhisi bir daha zor gelir.
Cumhuriyet vesilesiyle...
Gazete tasarımını konuşmanın sırası
Ülkelerin gazeteleri yayımlandıkları yerin estetik anlayışının da bir yansımasıdır. Bu yüzden estetik duyuları fazlasıyla gelişmiş ülkelerin gazeteleri her gün birer sanat eseri gibi çıkar, bizim gazetelerimizde Türkiye’nin kaosunu, her gün sokağa çıktığımızda gözümüze çarpan Türk estetiğini (daha doğrusu yokluğunu) yansıtır.Estetiğe önem vermeyen bir toplum olduğumuz için bizim gazetelerimiz hemen her sene tasarım ödülü alan Die Zeit’a benzemiyor.
Peki entelektüel sayılabilecek yayın organlarındaki estetik kaosu sorgulamayacak mıyız?
Mesela, geçen hafta yeni tasarımıyla piyasaya çıktı Cumhuriyet... Yıllar önce Bülent Erkmen gazetenin kimliğine uygun muhteşem bir tasarım yapmıştı. İlericiydi. Şimdi Cumhuriyet yenilenirken yıllar önceki tasarımının bile gerisine düşmüş.
Açıkçası gazete bana Word’de hazırlanmış hissi verdi. Mesela kendine ait bir tipografisi bile yok, manşetlerin ağırlığını tanışamayacak kadar cılız bir yazıtipini rastgele kullanmışlar gibi. Fazla geniş, serif’siz bir font gazeteye lise yayını havası veriyor. Amatörce... Koca
Cumhuriyet’in sadece kendine özgü kullanabileceği bir font alacak parası yok mu? Guardian’ın, Economist’in kendileriyle özdeş font’ları var da Cumhuriyet’in neden olmasın?Bir keresinde Bülent Erkmen öğrencilerinin ders için yaptığı gazete tasarımlarını göstermişti: Kaotik tasarımlı Hürriyet’i, Radikal’i baştan aşağı tasarlamışlardı. Sonuçlar muazzamdı. Ne yazık ki bu gazete sayfaları hiç yapılmadı, bu gençlerin kapısını çalmadı medya kuruluşları.
Esen Karol’un tarihe geçecek kadar kusursuz ilk Radikal’i ve Eray Makal’ın Yeni Binyıl Pazar’ı ise istisnai ve kısa ömürlü örnekler olarak pek çoğumun hafızasından bile çıktı.
Mehmet Kutman’ın balkabağı
Çok acılı bir mektup
Tam iki hafta önce bir cumartesi günü Hürriyet’in gündem sayfalarında Mehmet Kutman imzalı İngilizce bir mektup yayımlandı. Kutman, bilindiği gibi Türk finans piyasasının dâhilerinden. Global Yatırım’ın sahibi ve eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın kuzeni olarak biliniyor. Adı son yıllarda Galataport ihalesiyle ve Tüpraş’ın satışıyla gündeme gelmişti.Sadece Türkiye’nin değil dünya finans piyasasının önde gelen isimlerinden biri. Dahası, korunaklı özel hayatıyla biliniyor.
Hiç unutmuyorum, yıllar önce Radikal’de çalışırken farklı kesimlerden insanlara yeni yıldan ne beklediklerini soran bir anket-haber hazırlıyorduk. Kutman’a da sormuştuk, karşılığında çok detaylı bir finansal analiz yollamıştı!
Böylesi masum bir ankete bile ciddi yanıt veren birinin Hürriyet’e ilan verip kalbini açmasına, “Balkabağım” diye bir mektup yazmasına şaşırdım. Sonra birkaç sene öncesine, Kutman’ı sarsan o olaya gittim... Mektubunda da yazdığı gibi “Bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen seni düşünmek beni ağlatıyor.”
Kutman’ın “aşkım, ortağım, varlık sebebim” dediği Greg Kiez iki senelik mücadelesinin ardından beyin kanserine yenilmiş, hayatını kaybetmişti. Kanadalı Kiez 20 yıl Türkiye’de yaşayan, bu ülkeye hayran biriydi. Global’in arkasındaki beyinlerden biri olmasının ötesinde Kutman’la da hayatı paylaşıyordu.Kiez’in ölümünün ardından Mehmet Kutman ikisi adına bir vakıf kurup Yale’in Tıp Fakültesine yüklü bir bağışta bulundu. Kiez’in adı aynı zamanda Adnan Menderes Üniversitesi’nde yaptırdığı derslikle ölümsüzleşti.
“Hep benim rehberim olacaksın, hep görmeme yardımcı olacaksın” diyor Kutman mektubunda, “elimde olsa senin yerini alırdım ama şimdi senin istirahat etmen gerekiyor.”
Kiez’i kaybettiğinden beri Kutman yasta ve mektubunda dediği gibi bu yara hiç iyileşmiyor. Her satırından anlaşılıyor ki çok özel bir sevgiymiş onlarınki... Umarım hepimizin hayatında bizi böyle hatırlayacak biri olur.
Üç medya notu
SERDAR TURGUT: Dikkatli okurlar hatırlar, bu gazetede New York’ta kendinden epey söz ettiren Carbone’dan bahsetmiştim. Geçen hafta Serdar Turgut tutumlu bir hayat yaşamak zorunda olduğu için Carbone’a gidemeyeceğini yazmış. Tüh, keşke beni arasaydı. Erken bir doğum günü yemeği için masam hazırdı Carbone’da, bir Martini de birlikte içerdik.TURGAY CİNER: Habertürk gazetesinden epey iyi bir teklif geldiğinde kabul etmemiştim, her geçen gün kabul etmediğime biraz daha seviniyorum. Baksanıza Ciner’in gazetesinin yazarları ‘tutumlu’ yaşamak zorunda olduklarını itiraf ediyorlar. Gazetecinin emeğine hiç saygısı olmadığını biliyordum Ciner’in, köşe yazarlarına düşük maaş verdiğini de öğrenmiş oldum. Bari İstinye Park’taki Butterfly’dan çikolatayla yazarlarının gönlünü alsın.
MURAT SABUNCU: Bu aralar çok gündemde ama kendi adıyla değil. Cumhuriyet’e mahlasla yazdığı köşesiyle... Evet, o köşeyi Ahmet Sever değil Murat Sabuncu yazıyor. Neden Mustafa Halif adını kullanıyor ki? Böyle bir gizeme ne gerek var? Oysa Sabuncu tıpkı rahmetli Gülçin Telci gibi adıyla başarılı bir kulis yazarı olabilir. Taha Kıvanç olmaya ne gerek var?
İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.