Türkiye’de yükseköğretim sistemi, kuruluş felsefesinden tamamen kopmuş, adeta vahşi bir piyasa ekonomisinin insafına terk edilmiş durumda. Özellikle son yıllarda vakıf üniversitelerinin eğitim ücretlerinde yaptığı fahiş artışlar, bu kurumların birer eğitim yuvası mı yoksa sadece kâr amacı güden birer ticarethane mi olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Aşağıdaki tablo, son beş yıllık dönemde vakıf üniversitelerinin yaptığı fahiş zamların genel enflasyonun ne kadar üzerinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Son beş yıla dönüp baktığımızda, resmi Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) artışı yüzde 655.80 seviyesinde gerçekleşirken, yükseköğretim eğitimindeki fiyat artışları yüzde 1.319,95 ile enflasyonun neredeyse iki katına ulaşmış durumda. Sadece son bir yıllık tablo bile korkunç; TÜFE yüzde 32.11 artarken eğitim ücretleri yüzde 64.58 oranında fırladı. Son yıllarda vakıf üniversitesi eğitim ücretlerinde yaşanan kontrolsüz artışların neticesinde, bugün Türkiye’deki bazı üniversitelerin liste fiyatları, eğitim kalitesiyle dünyada zirvede olan köklü kurumların ücretlerini bile geride bıraktı. Oxford, Cambridge ve Yale ile bilimde, teknolojide veya akademik yayınlarda değil, maalesef sadece fiyat etiketlerinde yarışıyoruz! Vakıf felsefesinden kopuş Peki bu “vakıf” üniversiteleri hukuken ne anlama geliyor? Türk Medeni Kanunu’na göre vakfın temel mantığı; gerçek veya tüzel kişilerin, yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca tahsis etmesidir. Anayasamızın 130. maddesi ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ise çok net bir kırmızı çizgi çeker: Vakıflar, yükseköğretim kurumlarını ancak “kazanç amacına yönelik olmamak şartı” ile kurabilirler. Kurulan bu üniversiteler, kendilerini kuran vakıftan bağımsız, kamu tüzel kişiliğine sahip kurumlardır ve elde ettikleri tüm gelirler yalnızca üniversitenin geliştirilmesi için kullanılmak zorundadır; vakfın mamelekine veya hesaplarına aktarılamaz. Vakıf üniversitelerine Devletin sunduğu devasa vergi kıyakları Devlet, sahip oldukları kamu tüzel kişiliği ve kâr amacı gütmeme şartı nedeniyle bu vakıf üniversiteleri ve diğer yükseköğretim kurumlarına ciddi vergi avantajları sunmaktadır. Vakıf üniversiteleri, devlet üniversitelerinin yararlandığı tüm mali kolaylık, muafiyet ve istisnalardan aynen faydalanırlar. Aşağıda bazılarını sıralıyorum. Kurumlar Vergisi ödemezler. Sadece 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, bünyelerindeki hastane ve poliklinik gibi iktisadi işletmeler kurumlar vergisi kapsamına alınmıştır; üniversitelerin ana faaliyetleri yine vergiden muaftır. Emlak Vergisi ödemezler. Sahip oldukları binalar ve araziler bina ve arazi vergisinden daimi olarak muaftır. Veraset ve İntikal Vergisi ödemezler. Kendilerine yapılan bağış ve yardımlar bu vergiden tamamen istisnadır. Damga Vergisi ödemezler. Resmi daire statüsünde değerlendirildikleri için resmi kurumlarla veya kişilerle yaptıkları birçok işlemde damga vergisinden muaftırlar. Ayrıca pek çok harçtan da (tapu tescil, şerh ve terkin işlemleri vb.) bağışık tutulmuşlardır. Madem tüccar mantığıyla çalışıyorlar, neden vergiden muaflar? Vakıflar üzerinden yüksek öğretim hizmetlerinde büyük bir çelişki var. Öğrencilerini birer “müşteri”, kampüslerini birer “ticarethane” gibi gören; enflasyonun çok üzerinde, dünyaca ünlü yabancı üniversitelerin dahi erişemediği fahiş rakamlarla eğitim satan bu kurumlar; iş vergi vermeye gelince neden kamu kurumu şemsiyesinin altına saklanıyorlar? YÖK her ne kadar ara sınıflar için öğrenim ücreti artışını ortalama yüzde 25 ile sınırlamaya çalışsa da yeni kayıtlardaki astronomik fiyat etiketleri bu sınırlamaların etrafından nasıl dolaşıldığını gösteriyor. Ya anayasadaki ‘kâr amacı gütmeme’ şartına geri dönülüp bu fahiş fiyat artışlarına dur denilmeli ya da ticarethaneye dönüşen bu yapılardan vergi muafiyeti zırhı derhal sökülüp alınmalıdır. Seyirci kalan YÖK ve ‘kaynak aktarımı’ şüphesi İşin bir de denetim zafiyeti olduğunu düşündüğümüz boyutu var. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ve ilgili yönetmeliklere göre, vakıf üniversiteleri idari, mali ve ekonomik konularda doğrudan Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) gözetim ve denetimine tabidir. Ancak YÖK, bu fahiş fiyat artışlarına karşı yalnızca ara sınıflar için zam oranının yüzde 25’i geçemeyeceğine dair bir uyarı yazısı gönderip “gerekli tahkikatı başlatırız” demekle yetiniyor ve adeta kenara çekiliyor. Şimdi sormak hakkımız: Tavuk fiyatları yüksek diye tavukçulara kayyum atayan irade, son beş yıldır pervasızca devam eden, veliyi ve öğrenciyi ezen bu fahiş fiyat zulmüne karşı neden bu kadar sessiz? Üstelik mesele sadece öğrenciden alınan fahiş ücretler değil; bütçelerin nasıl ve nerelere harcandığı da acil bir denetime muhtaçtır. Mevzuata göre vakıf üniversitelerinin elde ettiği her çeşit gelir üniversitede kalmak zorundadır; geçici veya dolaylı olarak dahi vakfın mamelekine veya üçüncü şahıslara aktarılamaz. Hatta yönetmelik çok açık bir şekilde; mütevelli heyeti üyeleri veya üçüncü şahıslardan piyasa rayiçlerinin çok üzerinde bedellerle mal ve hizmet alınmasını, paraların bu yolla dışarı çıkarılmasını “kaynak aktarımı” (yani hortumlama) olarak tanımlıyor. İşte asıl sorulması gereken ve denetlenmesi şart olan soru şu: Devletin sunduğu onca vergi muafiyetiyle ve öğrencilerden toplanan astronomik ücretlerle elde edilen bu vergisiz kazançlar; vakfın yönetiminde veya kontrolünde söz sahibi kişilerin kendi şirketlerine, yüksek faturalı ihaleler, fahiş kiralama bedelleri veya hizmet alımları yoluyla aktarılıyor mu? Kâr amacı gütmemesi gereken, vergi ödemeyen, kamu tüzel kişiliği zırhına bürünmüş bu kurumların harcamaları neden şeffaf bir şekilde denetlenip kamuoyuyla paylaşılmıyor? Eğer ortada eğitim kılıfı altında yürütülen, kârı da vakıf yöneticilerinin şirketlerine transfer eden bir ‘ticarethane’ mantığı varsa, sadece uyarı mektupları göndermek görevi ihmalden başka bir şey değildir.