İkinci Geceyarısı Ekspresi
Türk bir yönetmenin Türkiye’de Türkçe çektiği, Türk oyuncuları kullandığı, Türkiye’ye dair bir hikayeyi anlattığı ve neresinden bakarsanız bakın Türk filmi denebilecek “Mustang”in pek çok Türk adını bile duymamıştı yakın zamana kadar. Film, İstanbul’da bir perdede oynamış, Türkiye Kültür Bakanlığı hiçbir şekilde destek vermemiş ve biz de Fransız kalmıştık filme.
Kelimenin tam anlamıyla, çünkü “Mustang” bir Fransız filmi olarak geçiyor.
Lena Dunham’dan James Franco’ya Amerika’nın hem entelektüel hem popüler isimleri yere göğe sığdıramadı.
Amerikan eleştirmenleri arasında yılın en iyileri listesine neredeyse almayan yok “Mustang”i. Geçen hafta Altın Küre’de yabancı film dalında aday oldu, birkaç gün önce açıklanan Oscar Ödülleri’nde de aynı dalda yarışacak.
...Ve büyük ihtimalle yine “Son of Saul”a kaybedecek. Nedeni “Mustang”in kötü film olması değil, diğerinin daha çok beğenilmesi sadece.
Yönetmen Deniz Gamze Ergüven, filmin senaryosunu bir Fransız’la yazmış. Ergüven Ankara doğumlu ama Fransa’da büyümüş. Önceki gün NPR’a verdiği söyleşide İngilizce konuşurken Ankara’yı Fransız aksanıyla söyleyişi dikkatimi çekti.
“Mustang” tam da Fransa’nın istediği bir Türk filmi, Türkiye’nin değil. Nitekim Ergüven’in çıkış noktası son yıllarda AKP hükümetinden kadına yönelik yapılan açıklamalar. Hamile kadınlar sokakta gezmesin, en az üç çocuk yapılsın, kadın gülmesin gibi hem absürd hem baskıcı dile karşı itirazını yükseltmek istemiş.
Beş kız kardeşin öyküsü Katolik beş kız kardeşin baskılardan bunalarak intihar ettiği “Virgin Suicides” filmini fena halde andırıyor. Küçük insanların küçük dünyaları, yarattıkları baskı, genç kızları hapis edip sadece gelin olmaya yönelik yetiştirdikleri boğucu Türkiye pek çoğumuza ilginç gelmeyebilir, aşina olduğumuzdan dolayı.
Dünya izleyicisi ister istemez 2015 yılında daha birkaç sene öncesine kadar kendisini modern İslam toplumu diye pazarlayan Türkiye’nin bu gerçeklerini görüp şoke oluyor. “Mustang” aslında her anlamıyla Erdoğan Türkiye’sine meydan okuyan, onun karşısında duran bir film. Kültür Bakanlığı’nın bu filmi desteklemesi bir anlamda
“Geceyarısı Ekspresi”ne destek vermek olurdu.
Yurtdışında son beş senedir Türkiye’yle ilgili algının nasıl “yatırım yapılması gereken parlayan yıldız ülke”den “teröre destek veren karmakarışık bir yer”e dönüştüğüne bizzat tanıklık ettim. Şimdi bir Batılı tanıştığı Türk’ü neredeyse bir Kuzey Koreliymiş gibi algılıyor. Beş sene içinde hiçbir ‘ürün’ bu kadar ciddi imaj yıpranmasına kolay kolay uğramaz, Türk Hükümeti bunu becerdi.
İşte “Mustang“in yaratıcıları da rüzgarın gidişatını doğru tahmin ederek, ürünü ona göre şekillendirdiler. Ergüven’in kuşkusuz Türkiye’de olan bitene itirazı vardı, ama aklının bir köşesinde eserinin satılabilir olduğunu da biliyordu. Buram buram “şarkiyatçılık” kokan bu film tam da günümüzde gazetelerden Türkiye’yi okuyan, ülkemizi IŞİD’le, bombalarla, totalitarizmle, giderek İslamileşmeyle tanıyan Batılının kafasındaki imaja katkıda bulunuyor.
Film, altyazıyla izlendiğinde daha ikna edici, zira hiçbir küçük kasabada beş kız kardeş şımarık İstanbul genç kız şivesiyle konuşmaz. Bize yabancı gelebilecek ögelerine rağmen, bilmeyene çok ilginç geliyor.
Orhan Pamuk, Batı’da son ses getiren “Kar” romanında Türkiye’yi askeri rejimin herkesi hizaya getirdiği, tiyatroları basıp insanları kurşuna dizdiği, inanan insanların dinlerinden dolayı baskı gördüğü bir kâbus ülkesi gibi yansıtmıştı. Pamuk’un hesabı tutmuş, siyasal rüzgarlar da o yönden esince dünya kamuoyu Türk askerine yönelik sahte de olsa operasyonlara demokrasiye geçiş adına alkış tutmuştu.
Türkiye gibi kültürel ayak izi sınırlı ve ka-pasitesi belli bir ülkenin büyük platformlarda (Nobel, Oscar, Cannes) adını duyurmasının tek bir kuralı var: Bir formüle sahip olmak ve bunu uygulamak. Bu formül de hedef kitlenin beklediğini, görmek istediğini vermek. “Mustang”de de kural şaşmamış.
İki şarkı
David Bowie’nin ardından
Hiç kimse David Bowie şarkılarını onun gibi söyleyemedi, hatta çoğu zaman cüret etmeye kalkışmadılar bile. Ama bu kaidenin iki muhteşem istinası vardı bana göre. David Bowie şarkılarını en az David Bowie kadar iyi söyleyip, hatta kendi ruhlarını katıp şarkıları bambaşka bir boyuta taşıyanlar.
Biri kuşkusuz Nirvana’nın “The Man Who Sold the World” yorumuydu. MTV’nin Unplugged konser serileri için (yaşasın 90’lar) kaydettikleri bu şarkıdan kısa bir süre sonra Cobain intihar edecekti. Bowie, şarkısının bu yorumunu dinlediğinde Amerika’da ne kadar kuvvetli bir etkisi olduğunu anladığını söylemişti. 90’larda Seattle’dan çıkan bir genç 1971’de bir İngiliz’in şarkısını kendisine yakın bulmuştu.
Bir diğeri de yine Unplugged konser serilerinde Natalie Merchant’ın seslendirdiği “Space Oddity.” Bu şarkıyı önermemin nedeni tamamen kişisel: 90’lı yıllarda Merchant’ın “Live in Concert” albümünü o kadar çok dinlemiştim ki... Hâlâ Merchant’ınki kadar büyüleyici bir kadın vokal çıkmadığına inanıyorum. Bütün şarkıları hüzünlü zaten, ama Bowie’nin orijinalindeki soğuk ve mesafeli yorumuna bu sefer duygu katmış. Bir astronot soğukluğundan yalnızlığın çaresizliğine dönüştürmüş şarkıyı.
İki şarkı da muhteşem.
Önceki akşam, Bowie’nin ölüm haberini aldığımın sabahında New York’ta bir yerde kahvaltı ediyordum ve doğal olarak şarkıları çalınıyordu. Her bir şarkıda ses biraz daha yükseliyordu. Gittiğim her yerde aynısı oldu.
Kendi anmamı önce bu iki şarkıyla yaptım ben de.
Bowie’nin Berlin’i
Türk mahallesinde geçen yıllar
Dünyanın en büyük rock gruplarından U2 kendi profesyonel hayatlarında bir krize girdiklerinde bir çıkış yolu bulmak için müzik tarihine başvuruyor ve hep birlikte Berlin’e gidiyorlar. 90’lı yıllar...
Çünkü daha önce benzer bir profesyonel (hatta egzistansiyalist) kriz yaşayan David Bowie de hiç kimsenin İngiliz bir rock’çıyla ilgilenmediği, yaşamın ucuz ve rahat olup kimsenin kimseye karışmadığı Berlin’e gidip kendisini yeniden yaratıyordu.
Bowie, bir otomobil garajının üst katında, Türk mahallesinde tuttuğu evden çıkıp işçilerin gittiği lokantada yemek yiyerek günlerini geçiriyordu.
Kimi efsanelere göre zaman zaman arabada yatıyordu ama bu hiç doğrulanmadı. Berlin’deki evini Iggy Pop’la paylaştığına dair kaynaklar da var.
Bowie’nin Berlin yılları hem kendisini değiştirdi, hem de şehrin kaderini.
Onun izinden Berlin’e benzer mistisizmi yakalamak isteyen sanatçılar akın etti. U2’nun “Achtung Baby”sinde olduğu gibi Berlin’de yaptıkları eserle kendilerini yeniden yarattılar. Berlin ta o zamanlardan bugüne hâlâ sanatçıların üretmek için gittikleri büyülü bir şehir. David Bowie ise girdiği profesyonel krizden üç başyapıtla çıktı: Low, Heroes ve Lodger.
Bowie’nin Türkiye’yle dolaylı bağı bu kadar da değil... 80’li yıllarda ise Türk müzisyen Erdal Kızılçay’la dört şarkı kaydemişti.
Peki bir de bu küçücük ülkede Bowie dinleyip onun gibi galakside kaybolmanın hayalini kuran binlerce genç? İşte acımız bu yüzden büyük.
ADA CAN DÜNDAR
Perdedeki Türkiye
Türk deyince Avrupalı’nın aklına Hamit gelir. Geceyarısı Ekspresi’nin bu vahşi kahramanı, zalim, ilkel ve sapıktır. Bu özellikleriyle de 20 yıl boyunca bütün Avrupa’da “Türk zulmünün simgesi” olarak zihinlerde yer etmiştir.
Giovanni Scognamillo, “Batı Sineması’nda Türkiye ve Türkler” (İnkılap, 1996) araştırmasında, Avrupa perdelerine yansıyan Türkiye imajını şöyle özetler:
Yüzyılın başlarında Batılı sinemacı için Türkiye sadece “egzotik bir mekan”dır. Orada bir milletin uyanmasıyla falan hiç ilgilenmez... Hatta ülke modernleşip egzotizmini yitirdikçe, kendisine benzemeye başladıkça ilgisini keser, “bekle gör”e geçer.
Yüzyılın ortalarında, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında (yani Batı’nın Türkiye’yi uzak karakol olarak görmeye başladığı yıllarda) Türkiye’nin sinemadaki görünümü “bir casuslar yatağı” olmaktan ibarettir...
Yüzyıl sonlarına gelindiğinde ise Türkiye artık Batılı sinemacı için cazibesini yitirmiştir. Ta ki Hamit ortaya çıkana kadar...
İlginç bir şekilde, perdeye yansıyan bu tavır, Batı dünyasının siyasal alanda da Türkiye’ye yaklaşılmasını yansıtır. Yüzyılın başlarında Türkiye’yi Avrupa’yla ilgisi olmayan egzotik bir doğu ülkesi olarak görenler, cumhuriyetten sonra “bekle gör”e geçmişlerdir, zamanla ilişkinin askeri yanına ağırlık vermişler, o da bitince Türkiye’yi sadece “insan hakları” sorunuyla gündeme almışlardır.
Bugün ise daha ilginç bir gelişmeyle karşılaşıyoruz. Artık Türkiye, kendisini anlatan Batılı filmlerin pasif izleyicisi olmaktan çıkıyor.
Espriyle karışık söylemek gerekirse “Artık geliştik. Kendi Geceyarısı Ekspresi’mizi kendimiz yapıyoruz.”
Yıllarca sadece Batılılar’ın ilgi gösterdiği saraya, hareme, camilere, karakollara, Güneydoğu’ya kendi kameralarımızı uzatıp o dekora, o sorunlara kendi merceğimizle bakıyoruz.
Strasbourg’da artık gelenekselleşen “Türk sinema günleri”nde perdeye yansıyan Türkiye imajına bakınca bunu gözledik. Sarayın entrika dünyasının (Harem Suare), köhneleşmiş bürokratik zihniyetin (Propaganda), Kürtler üzerindeki baskıların (Güneşe Yolculuk), baş-örtüsü yüzünden bölünmüş hayatların (Parçalanma) bu topraklardan yetişmiş sinemacılarca ve ustaca perdeye yansıtıldığına tanık olduk. (...)
Bugüne dek Geceyarısı Ekspresi’nin açtığı yaraları, diplomatik yoldan protesto ederek ve lanet yağdırarak kapatmaya çalışan Türkiye, şimdi daha sağlıklı bir yolla, bu yaraları korkmadan kendisi sergileyerek hem sağlıklı bir eleştiri zemini oluşturuyor, hem de dünyayla aşık atabilecek bir yeni sinemanın müjdesini veriyor. Böylece şimdiye dek, ya egzotik mekanlarıyla, ya soğuk savaş ajanlarıyla, ya da işkenceci polisleriyle kendine perdede yer bulabilen bir ülke, eğrisiyle doğrusuyla kendisini alabildiğince çıplak ve şeffaf olarak kamera önüne çıkarıyor.
(13 Aralık 1999)
İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.



