Reklamsız Sözcü

Avrupa’daki Türkiye karşıtlığı son yıllarda ortak payda oldu

Son dönemde Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında yaşanan gerilimle birlikte ilişkiler bazı ülkelerle donma noktasına geldi. Fakat Almanya'daki seçimlerin ardından Almanya'nın tonunu yumuşatmasıyla birlikte iki ülke arasındaki ilişki nispeten yumuşadı. Yaşanan bu gerilimi Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi Yardımcı Doçent Ozan Örmeci ile konuştuk.

Yiğit Can KAYTMAZ
14:525 Kasım 2017
Avrupa’daki Türkiye karşıtlığı son yıllarda ortak payda oldu
Son dönemde Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında yaşanan gerilimle birlikte ilişkiler bazı ülkelerle donma noktasına geldi. Fakat Almanya'daki seçimlerin ardından Almanya'nın tonunu yumuşatmasıyla birlikte iki ülke arasındaki ilişki nispeten yumuşadı. Yaşanan bu gerilimi Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi Yardımcı Doçent Ozan Örmeci ile konuştuk.

Yaşanan bu gerilimlerin ardından Beykent Üniversitesi’nde görevli Yardımcı Doçent Doktor Ozan Örmeci ile bir araya geldik. Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü olarak görev alan Örmeci ile Avrupa’da hortlayan Türkiye karşıtlığını, S-400 sistemlerinin bölgeye etkisini ve NATO’nun pozisyonunu konuştuk.

Yiğit Can Kaytmaz: Türkiye ile Almanya’nın son dönemde ilişkileri karşılıklı açıklamalarla gerildi. Özellikle Almanya, geçmişte örneğine rastlanmamış bir biçimde sert bir tonda açıklamalar yaptı. Ayrıca iki ülkede de dış siyasetin yerel ölçekli seçimler için kullanıldığı görüldü. Bu bir trend midir?

Ozan Örmeci: Özellikle sağ ve sol popülist partilerin Türkiye'nin Batı ülkeleriyle ilişkilerinde yaşanan bazı olumsuzları iç politikada kullanmaları 1970'lerden beri Türkiye'de zaman zaman görülebilen bir durumdur. 1970'lerde özellikle Bülent Ecevit hükümetlerinin toplumda yükselen Amerikan aleyhtarlığını iç siyasette kullandığı ve bunda bir ölçüde başarılı olduğu görülmüştür. 2000'lerde Adalet ve Kalkınma Partisi ve lideri Recep Tayyip Erdoğan da benzer bir şeyi İsrail'le ilişkiler konusunda yapmış ve Türk halkının hassas olduğu Filistin Davası'nı iç siyasette de bir politika malzemesi haline getirerek ciddi anlamda popülarite ve başarı kazanmıştır. Dolayısıyla, Türkiye açısından yeni bir trendden söz etmek yersizdir. Ancak Avrupa açısından hakikaten de yeni bir döneme girilmiş olabilir. Zira yakın zamana kadar Avrupa'daki merkez sol (sosyal demokrat) partiler Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine destek verir, merkez sağ Hıristiyan Demokrat partiler de bu sürece gönülden destek vermeseler de ahde vefa ilkesi gereği (örneğin Almanya'daki Angela Merkel hükümeti) buna açık ve sert bir karşı pozisyon almazlardı. Bu nedenle, Nicolas Sarkozy gibi bazı aşırı sağa yatkın Avrupalı merkez sağcı liderler sayılmazsa, bu kadar yüksek dozda Türkiye karşıtlığı daha ziyade Avrupa aşırı sağı ile özdeşlemiş bir husustu. Lakin Türkiye'de yükselen otoriter İslamcı siyaset ve bunun kültürel hayata yansımaları ve ayrıca Suriye iç savaşı kaynaklı göçmen sorunu Avrupa'nın ekonomik zorluklarıyla birleşince, Avrupa'daki Türkiye ve İslam karşıtlığı son yıllarda adeta tüm partilerin ortak paydası haline gelmeye başladı. Öyle ki, Almanya'daki son federal seçimlerde sosyal demokrat Martin Schulz ile Hıristiyan Demokrat Angela Merkel arasında adeta bir Türkiye karşıtlığı yarışı yapıldı. Aslında Almanya seçimleri öncesinde Hollanda'da da benzer bir tablo oluşmuş ve Türk hükümetinin gereksiz hamleleri/çıkışları ile Hollandalı sağcı popülistlerin Türkiye karşıtlığı birleşince, Türkiye-Hollanda ilişkileri ciddi anlamda yara almıştı. Ancak görülüyor ki, Türkiye ile Avrupa ülkeleri bu sürecin daha da derinleşmesine izin veremezler. Çünkü hem göç konusunda ortak hareket etmeleri gerekiyor, hem de AB vizyonu olmayan bir Türkiye'nin nereye gideceği konusunda endişeler mevcut. Bu durumun Avrupa'ya yaradığı da söylenemez; zira Brexit sonrasında Türkiye'nin de burun kıvırmaya başladığı AB'nin cazibesi ve etki alanı bu şekilde devam ederse daha da azalacaktır.

Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yardımcı Doçent Doktor Ozan Örmeci.

Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yardımcı Doçent Doktor Ozan Örmeci.

YCK: Almanya’da koalisyon görüşmeleri devam ederken iki ülke arasındaki ilişkiler normalleşme sürecine girdi gibi gözüküyor, bundan sonra ikili ilişkiler nasıl şekillenecek?

OÖ: Benim uzmanlık alanım daha çok Türk Dış Politikası olduğu için konuya Ankara'nın perspektifinden bakarak analiz yapmam daha makul olacaktır. Türkiye için en büyük ticaret partneri ve 3 milyonun üzerinde Türk soylu veya Türk vatandaşı kişinin yaşadığı Almanya ile ilişkileri bozmak asla akılcı bir tavır değildir. Türk-Alman ittifakı, geçmişi İkinci Abdülhamid ve İttihat ve Terakki dönemine kadar uzanan stratejik bir ilişkidir. Bu ilişkinin olumlu sonuçları da ortadadır; bugün en çok Türk işçinin çalıştığı Almanya'nın Avrupa ve dünyanın sanayi devi olması kanımca tesadüfi değildir. Yine Türk-Alman sinerjisinden doğan başarılı ürünler, futbolda (Mesut Özil vs.) ve sanatta (Fatih Akın) rahatlıkla görülebilmektedir. Almanya'da koalisyon hükümetinin oluşması sonrasında Dış İşleri Bakanlığı'na Yeşiller Partisi Eşbaşkanı ve Türk kökenli bir Alman olan Cem Özdemir'in gelmesi de konuşulduğuna göre (ki kendisi aslında Türk hükümetiyle biraz sorunlu ilişkilere sahiptir), bence yeni dönemde ilişkiler hızlı bir şekilde toparlanmaya gidebilir. Aksi takdirde, ABD ile ilişkileri son dönemde sorunlu hale gelen, Rusya ile ilişkileri her daim mutlak güvenden yoksun olan ve Orta Doğu'daki etkisini de yetiren AK Parti hükümeti, dış politika ve ekonomide ciddi anlamda hasar görecek ve iç politikada da çöküş sürecine girebilecektir. Daha önce Alman devlet adamları ile en sert polemiklerin yaşandığı dönemde bile Başbakan Binali Yıldırım ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi'nin yaptığı açıklamalar hatırlanırsa, hükümetin bazı üyelerinin de bu durumun farkında olduğu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sert muhalefetini dengelemeye çalıştıkları görülecektir. Siyasi polemiklere karşın toplumlar arasında henüz bir nefret duygusunun oluşmadığı da düşünülürse, ilişkiler kısa sürede toparlanıp eskisinden de daha iyi bir hale gelebilir.

İLGİLİ HABERMerkel'e rağmen Avrupa'nın kafası karışıkMerkel'e rağmen Avrupa'nın kafası karışık
YCK: Türkiye ile Almanya arasındaki gerilim sonrasında, Türkiye ile AB arasında da tansiyon yükseldi. Türkiye AB sevdasını bıraktı mı, Türkiye sizce nasıl bir AB politikası izliyor?

OÖ: Türkiye'nin AB macerası henüz sona ermedi; ancak tam üyeliğin hiç de kolay bir iş olmadığı görüldü. Ayrıca karşılıklı hatalar nedeniyle son dönemde Ankara ile Brüksel'in birbirlerine karşı iyice soğuk hale gelmeleri de bir vaka olarak karşımızda duruyor. Türkiye'nin hassas olduğu siyasal konularda (PKK terörüyle mücadele, 15 Temmuz darbe girişimi vs.) Brüksel'in özensiz tutumu ve Türkiye'nin giderek düşen demokrasi çıtası bu sorunlu ilişki biçimine yol açmıştır. Ayrıca AB bir demokrasiler kulübü olduğu için, Avrupa'da artan Müslüman karşıtlığı ve Türkiye antipatisi, Türkiye'nin tam üyeliğinin tüm koşullar yerine getirilse bile çok zor olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, Türk devlet adamları artık AB sürecini daha çok kendi demokrasilerini ve sistemlerini geliştirmek, vatandaşlarına daha iyi hizmet sunmak ve uluslararası yatırımcılar ve kredi kuruluşlarının gözünde iyi bir intibaya sahip olmak için destekliyorlar. Daha önce 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “AB ile ilişkiler koparsa, biz tüm kriterleri ‘Ankara Kriterleri' olarak kabul eder ve reform sürecine devam ederiz” demişti. Bence bu anlayış ilerleyen yıllarda Türkiye'de giderek derinleşecektir. Tabii AB de önümüzdeki yıllarda bir yapısal dönüşüme girebilir. Brexit sonrasında çok vitesli ve farklı üyelik tiplerinin yer alabileceği bir Avrupa kurulursa, bu sisteme Türkiye de rahatlıkla dâhil olabilir. Ancak mevcut sistem AB ile Türkiye'nin arasını daha da açacak nitelikte; zira ortada bir tarafı eşitliksiz bir ilişki biçimine sokan aşağılayıcı bir durum var ve Ankara'nın 1999-2007 dönemindeki tüm reformlarına rağmen, AB, Türkiye'nin sorun yaşadığı Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi gibi üyelerini koruduğu için Türkiye'deki Avrupa nefreti halk nezdinde giderek körükleniyor. TTİP gibi ekonomik anlaşmalara dâhil olmak ve Avrupa güvenlik ve siyasal şemsiyesinin içerisinde yer almak Türkiye için hala büyük bir güvence; ancak tam üyeliğin olması dünyada büyük bir değişim yaşanmadığı sürece (Avrupa'nın Rusya karşısında güvenlik kaygılarının çok artması ve Türkiye'ye ihtiyaç duyması gibi) artık çok zor. Düşünün ki, üyelik için gerekli her kriter yerine getirilse bile, 27 üye ülkeden bir tanesi referandum yaparak Türkiye'nin üyeliğini engelleyebilir. Ki bunu yapmaya hazır Atina ve Lefkoşa gibi başkentler de var. Ayrıca Kıbrıs Sorunu da tüm çabalara karşın henüz çözülemedi. Dolayısıyla, artık Türkiye ile AB ilişkilerini tam üyeliği gerçekleştirmeden iyi şekilde götürmenin formülleri üzerinde durmakta fayda var. 1990'ların sonu ve 2000'lerin başında dünyada çok farklı ve umutlu bir atmosfer vardı ve bu atmosfer içerisinde Türkiye'nin AB üyeliği hayal olarak algılanmıyordu. Ancak şimdi konjonktür çok farklı; tabii ileride yeniden olumlu bir hava oluşursa, tam üyelik hızlı bir şekilde gündeme gelebilir.

İLGİLİ HABERAvusturya sandığa gidiyor... Seçimin favorisi ise Türkiye karşıtı KurzAvusturya sandığa gidiyor... Seçimin favorisi ise Türkiye karşıtı Kurz
YCK: Öte yandan, Avrupa Birliği içerisinde de Türkiye'ye karşı farklı tutumlar var. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un başını çektiği bir grup Türkiye’nin AB üyeliğini desteklerken, Merkel’i destekleyen ve Türkiye’nin AB sürecini bitirmek isteyen bir grup da var. AB içerisindeki bu dengesizlik Türkiye’yi ve AB’yi nasıl etkileyecek?

OÖ: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve daha birçok Avrupa lider (örneğin Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras) Türkiye'nin AB üyeliğini desteklediklerini söylüyorlar. Bu, muhtemelen samimi görüşlerini yansıtıyor. Ancak siyasetçilerin taktiksel hareket edebilen nitelikte olduklarını da bu noktada unutmamalıyız. Yeni, genç ve iddialı bir lider olan Macron, elbette ülkesini ve Fransız firmalarını Türkiye'de avantajlı konuma getirmek ve Fransa ekonomisinin sorunlarını Türkiye gibi büyük bir pazarda daha etkili olarak aşmak isteyecektir. Bu bağlamda, Almanya ile Türkiye'nin sorunlarının arttığı bir dönemde Türkiye'ye dost elini uzatması akılcı bir tavırdır. Yunanistan da Türkiye ile siyasi sorunları olan bir ülke olarak, Avrupa kamuoyu önünde doğrudan Türkiye düşmanlığı yapmayacak kadar stratejik düşünebilen bir devlettir. Bu gibi yaklaşımların ilişkilerin yumuşaması açısından da önemli pozitif etkileri olabilir; lakin dediğim gibi, tam üyelik sürecini gerçekçi bir gözle incelediğimde bunun çok zor olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin 2000'lerin başındaki olumlu imajı yeniden yakalaması hiç kolay değil; Avrupa basınında Türkiye hakkında yayınlanan haberleri her gün takip eden biri olarak söylüyorum bunları. Keza Avrupalı akademisyenlerin Türkiye hakkında yazdıklarına bakın; neredeyse tamamı Türkiye'deki basın özgürlüklerinin olumsuz durumu, Türkiye'nin Suriye'de izlediği hatalı dış politika ve Türk halkının giderek İslamcılaştığı yönünde. Ancak şu da var ki, sorumlu Avrupalı devlet adamları Türkiye'nin Doğu'nun anahtarı olduğunu çok iyi biliyorlar. Türkiye adeta dünyanın dengesini sağlayan birkaç devletten birisi ve Türkiye'nin kesin olarak karşı bir bloğa (İslam dünyası liderliği ya da Avrasya Birliği ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi bir blok) geçmesi, Avrupa için çok büyük bir kayıp olacaktır. Aynı durum ABD ile ilişkilerde de geçerli; tüm sorunlara rağmen NATO üyeliği ve Amerikan müttefikliği bugüne kadar Türkiye'de ciddi anlamda hiç tartışmaya açılmadı. Bu durum Batı'da da genel olarak böyle; zira Türkiye'nin NATO'dan çıkıp Rusya-İran-Çin gibi devletlerle yakınlaşması, Batı-Doğu ekseninde Batı'nın çok büyük bir güç kaybı yaşaması anlamına gelir. Merkel ve benzeri sağcı Avrupalı liderlerin bu şekilde davranmasının ise iki nedeni olduğunu tahmin ediyorum. İlki, gerçekten Avrupa'da büyük bir Erdoğan fobisi var. Bu, son aylarda etkileri İslamofobi'yi de aşan bir tür nefrete dönüştü. Avrupalı gazeteciler tutuklandıkça ya da komik suçlamalarla insan hakları aktivistlerine Türkiye'de çeşitli engeller çıkarıldıkça, tüm bu sorunlar Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kaynaklanıyor diye düşünülüyor ve onun şahsına yönelik büyük bir antipati dalgası oluşturuluyor. İkincisi de, Avrupa'da iç siyasette Türkiye karşıtlığı artık ciddi bir oy potansiyeli haline geldi. Özellikle Almanya ve Hollanda gibi Türk göçmenlerin yoğun olduğu ülkelerde bu şekilde oy almak sağ partilerin kolayına geliyor. Ancak seçimler bu iki ülkede de atlatıldığına göre, yeniden bir kriz yaşamamamız mümkün.

İLGİLİ HABERABD'den Türkiye'nin istediği S400'ler için açıklama: EndişeliyizABD'den Türkiye'nin istediği S400'ler için açıklama: Endişeliyiz
YCK: Türkiye, Avrupa Birliği’nden uzaklaşıp Rusya ve İran ile birlikte hareket etmeye ağırlık verecek mi? Böyle bir hamle NATO tarafından nasıl karşılanır? Zira şu an gündemde S-400 sistemleri tartışılıyor. Türkiye AB ve NATO’dan uzaklaşıyor diyebilir miyiz?

OÖ: Türkiye ile üyesi olduğu NATO'nun bazı üyelerinin farklı görüşlerinin olması Türkiye'nin NATO'dan uzaklaştığı anlamına gelmiyor. NATO karşıtlığını parti programı yapan siyasi partilerin hiçbiri bugüne kadar Türkiye siyasetinde başarılı olamadılar. Oy potansiyeli olan partiler de bunu yapmak istemediler. Çünkü NATO üyeliğinin hala Türkiye'ye sağladığı önemli kazanım ve güvenceler var. S-400'ler konusu son dönemde çok konuşuldu ve Türkiye çok eleştirildi ama Türkiye çok bastırdığı halde Patriot ve benzeri sistemlerin satışı yapılmadığı için Türkiye biraz da buna mecbur bırakıldı. Eurosam ve benzeri Avrupalı firmalar ise nedenini bilmiyorum ama tercih edilmedi. Muhtemelen jet krizi sonrasında Moskova ile ilişkileri düzeltebilmek adına bu noktada Avrupalı (İtalyan-Fransız ortaklığı) yerine Rus hava sistemini almak uygun görüldü. Ancak NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg'in Türkiye açıklamaları bugüne kadar hep ılımlı ve olumlu olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri'nden de NATO karşıtı bir açıklamanın geldiğini hatırlamıyorum. Yani demem odur ki, IŞİD'le ve diğer radikal terör örgütleriyle mücadele ve daha birçok konuda (örneğin Akdeniz'deki göç faciası) Türkiye ile NATO arasında işbirliği halen devam ediyor. Zaman zaman ilişkilerin soğuması veya ısınması durumları olabilir; önemli olan kökten bir değişikliğin olmaması ve olacak gibi de gözükmemesidir. Ancak AB ile ilişkilerde eski optimizmin kaybedildiği ortada.

Yardımcı Doçent Doktor Ozan Örmeci

Yardımcı Doçent Doktor Ozan Örmeci

YCK: Avrupa genelinde, göçmen karşıtı ve sağcı partiler seçimlerden peşi sıra zaferle ayrılıyor. Bunun son örneği de Türkiye karşıtı açıklamalarıyla bilinen Sebastian Kurz oldu. Avrupa genelinde bu eğilimin sebepleri nelerdir ve bu şekilde devam edecek midir?

OÖ: Bu meseleyi sosyolojik, psikolojik ve kültürel açılardan da incelemek gerek. Yani bu sadece birkaç siyasetçinin sorumsuz açıklamaları (her iki tarafta da) ile olacak bir şey değil. Samuel Huntington'ın yıllar önce işaret ettiği “Medeniyetler Çatışması”, son dönemde artık bir siyasi gerçeklik haline gelmeye başladı. Dünyadaki neredeyse tüm ülkelerde milliyetçi ve dinsel hareketler yeniden güçlenmeye başladı. Myanmar'da olanlar, IŞİD vakası, İsrail-Filistin Sorunu, Avrupa'daki İslamofobi veya Türkiye'nin İslami dönüşümü, aslında bunların hepsi büyük resmin parçaları… ABD'de Donald Trump'ın sürpriz zaferi bile bu bağlamda değerlendirilebilir. İdeolojilerin öldüğü bir çağda etnik ve dinsel kimlikler siyasileştirilerek ideoloji haline getiriliyor. Bunu Türkiye'de yapan ve dünyada da çığır açan partilerden birisi de rahmetli Erbakan ve Refah Partisi olmuştur. Aslında AK Parti de bu kulvardan devam etmiş ama onların Batı karşıtı ve koyu İslamcı çizgisini Batı ile uyumlu ve ılımlı hale getirmeye çalışmıştır. Şimdi Türklerin Müslümanlıklarını yeniden keşfettikleri bir çağda, Avrupalıların da Hıristiyanlıklarını keşfetmelerini bence doğal karşılamak lazım. Lakin bu tarz popülist sağ siyasetçilere eleştirim; dinlerdeki olumlu ve barışçı değerleri değil, olumsuz ve çatışmacı değerleri ön plana almaları. Oysa semavi dinlerde (Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet) barışa vurgu yapan ve göçmenlere ve genel olarak fakirlere yardımcı olunmasını salık veren değerler de mevcut. Örneğin, Papa Franciscus'un göçmenlerle ilgili sözlerini ve tavırlarını bu noktada örnek gösterebiliriz. Keza Türkiye'nin Suriyeli göçmenlere yönelik devlet politikası da dini açıdan çok güzel bir örnektir. Maalesef bunlar sağ siyasette genelde arka planda bırakılıyor ve bunların yerine diğer dinden olan insanlarla rekabet ve üstünlük yarışına girmek fikri toplumlara empoze ediliyor. Avrupa ülkelerinin Türkiye'den daha zengin, özgür ve demokratik ülkeler oldukları ortada. Zaten Türkiye Cumhurbaşkanı dışında neredeyse dünyada hiç kimse böyle bir şey iddia etmiyor. Ancak Türkiye'nin insani çabalarının görmezden gelinmesi ve Türkiye hükümetine yönelik tepkilerin Türk halkına yansıtılması (örneğin ABD ile yaşanan vize krizi), bunlar Medeniyetler İttifakı yerine Medeniyetler Çatışması tezini güçlendiren yaklaşımlar oluyor. Sebastian Kurz'un da genç ve başarılı bir Avrupalı lider olarak iç siyasetin ağır basmadığı bir gündemde bunları kolaylıkla anlayacağını düşünüyorum. Çünkü tüm bu karşılıklı suçlama ve kutuplaşmaya rağmen, aynı zamanda dünya tarihinin en küreselleşmiş çağında yaşıyoruz. Bugün Orta Doğu'da yaşayan insanlar bile ABD ve Avrupa siyasetini çok iyi biliyor ve takip ediyorlar. Avrupa ve dünyadaki farklı ülkelere seyahat yapan Türk vatandaşlarının sayısı son yıllarda önceki yıllara kıyasla kat kat arttı. Sanat ve spor faaliyetlerinin doruk noktasına ulaştığı bir çağdayız. Sadece Türkiye futbol ve basketbol liglerine bile bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Avrupa'nın en iyi futbolcuları ve basketbolcuları bile artık Türkiye'ye gelip burada oynayabiliyorlar. Yani siyasal entegrasyon süreci tıkansa ve kültürel açıdan farklılıklar daha gözle görülür (başörtüsü vs.) hale gelse de, aslında tabanda toplumsal ve kültürel entegrasyon derinleşerek sürüyor. Ekonomik ilişkiler de iyi gittiğine göre, zamanla siyasal engeller konusunda da ortak stratejiler geliştirilebilir ve tam üyelik olmasa bile başka ortaklık formülleri bulunabilir. Şu bir gerçek ki, insanlık tarihi devam ettiği sürece Avrupa dostlarımızla komşu olacağız. İyi ilişkiler kurduğumuz komşularımızın olması, bizim için de, komşularımız için de daha iyi olan bir seçenektir.

Son güncelleme: 15:1205.11.2017
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp