Sözcü Plus Giriş
UĞUR DÜNDAR

Türk Devrimi’nin en kritik anı saltanatın kaldırılmasıdır!..

29 Ekim 2020

TSK'nın 26. Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ'dan, Cumhuriyet'in 97. yıl dönümünde tarihi tespitler…

Sevgili okurlarım,

Bugün, Cumhuriyetimizin 97. yıl dönümünü kutluyoruz. Atatürk'ün silah arkadaşlarıyla birlikte kurduğu Cumhuriyet, 3 yıl sonra 100 yaşına girecek.

Hiç kuşkum yok ki, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacak ve sonsuza kadar yaşayacak.

Her zaman olduğu gibi “Yaşasın Türkiye, yaşasın Cumhuriyet” diyor ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile söyleşimize “Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yeni bir Türk devleti, bir cumhuriyet kurmayı, ne zaman düşündü?” sorusuyla başlıyorum:

★★★

İLKER BAŞBUĞ (İ.B.): Atatürk, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basmadan önce, İstanbul'da iken, Osmanlı İmparatorluğu'nun artık çökmekte olduğunu gördü ve onun yerine yeni bir Türk devleti kurmaya karar verdi.

Bu hususu “Nutuk”ta görüyoruz. Samsun'a ayak basar basmaz uygulayacağı kararın ne olduğunu, Atatürk şöyle açıklıyor:

“Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız, yeni bir Türk devleti kurmak…”

CUMHURİYETİ KURACAĞINI İLK KEZ 22 EYLÜL 1923'TE AÇIKLADI

UĞUR DÜNDAR (U.D.): Orada açık olarak cumhuriyet denilmemiş. Ancak milli hakimiyete dayanan bir rejim, cumhuriyet dışında ne olabilir ki? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

(İ.B.): Bu nokta gerçekten önemli. Atatürk cumhuriyetin kurulacağını açık olarak ilk defa 22 Eylül 1923'te Neve Freire Presse muhabirine söylemiştir. Sözleri şöyledir:

“Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İcra kudreti, kanun yapma yetkisi milletin yegâne hakiki temsilcisi olan Meclis'te toplanmıştır. Bu iki maddeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet.”

19 Mayıs 1919 günü düşündüğü asıl hedefini, neredeyse 4 yıl sonra net olarak ifade ettiğini görüyoruz.

(U.D.): Bu süreçte düşüncesini açık olarak hemen hemen kimse ile paylaşmamasını nasıl yorumluyorsunuz?

ATATÜRK'ÜN SERGİLEDİĞİ BÜYÜK STRATEJİ USTALIĞI

(İ.B.): Bu sorunun cevabı, Atatürk'ün liderlik becerisinde yatıyor. Aslında, onun bu özelliğini en iyi tanımlayan Fransız gazeteci Berthe Gaulis'dir. Gaulis, Atatürk'ü şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal beklemesini bilir, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmaz. Ağır ağır inşa eder, arada bir bilinçli olarak darbe vurur. Her olay, kendi saatinde oluşur, hatta en yakınlarına, sırlarını paylaştığı kimselere bile, tam fikrini açmaz. Günü gelir, o zaman, insanı baştanbaşa saran, kendine özgü bir mantıkla, durumu ortaya koyar.”

Atatürk de bu konuya “Nutuk”ta şöyle açıklık getiriyor:

“Yeni bir Türk devleti kurmak. Bu önemli kararın bütün gerek ve zaruretlerini daha ilk gününde açığa vurup ifade etmek, elbette isabetli olamazdı. Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Başarı için pratik ve güvenilir yol, her safhayı vakti gelince uygulamaktı.”

Burada, Atatürk'ün bir lider olarak sergilediği strateji ustalığının emsalsiz bir örneği görülmektedir.

Bu stratejiyi iyi kavrayarak, günümüzde de uygulamaya çalışan liderler var mı? Bu bana, üzerinde düşünülmesi gereken bir soru olarak gözüküyor.

(U.D.): Atatürk bu önemli kararını neden en yakınındaki arkadaşlarına bile açıklamıyor?

MUSTAFA KEMAL, TÜRK DEVRİMİ'Nİ GERÇEKLEŞTİRDİ

(İ.B.): Şimdi burada bir parantez açalım. Cumhuriyet rejimini düşündüğünü yalnız bir arkadaşı ile paylaştığını biliyoruz.

Erzurum Kongresi öncesi 7/8 Temmuz 1919 gecesi gün ağarmaya başlarken, Bitlis Valiliği'nden alındıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa'nın yanından ayrılmayan, Mazhar Müfit Kansu, biraz önce Mustafa Kemal Paşa'nın kendisine söylediklerini not defterine yazıyordu. Mustafa Kemal Paşa, Kansu'dan not defterini getirmesini istemiş ve sigarasını birkaç kez tüttürdükten sonra şunları yazdırmıştı:

“Zaferden sonra hükümet şekli cumhuriyet olacaktır. Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Tesettür (örtünme) kalkacaktır. Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir. Latin harfleri kabul edilecektir.”

Mazhar Müfit, Mustafa Kemal'in yazdırdığı bu notları kimseye söylememiştir.

Mazhar Müfit'in yazdıklarının başında yer alan husus “Zaferden sonra hükümet şekli cumhuriyet olacaktır” cümlesidir.

Karşımızda çok güçlü bir lider var. O, her şeyden önce yorulmaz bir savaşçı. Hedefine gönülden bağlı, kendine güveni tam. Komutanlar zaferi ilk önce kafalarında kazanır. Ortada hiçbir şey yokken, Mustafa Kemal kafasında zaferi çoktan kazanmış ve zaferden sonra da cumhuriyetin kurulacağına karar vermiştir.

Ortada bir gerçek var: Mustafa Kemal, Temmuz 1919'da ilerideki hükümet şekli cumhuriyet olacaktır derken, böyle düşünürken, yakın arkadaşlarının cumhuriyeti kurmayı akıllarından bile geçirmediklerini söyleyebiliriz.

İsmet İnönü, ileriki yıllarda, cumhuriyet fikrini olgun yaşlarda ve tecrübelerden geçtikten sonra ancak düşünmeye başladığını söylemiştir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçekleştirdiği “Türk Devrimi”dir.

(U.D.): Atatürk'ün gerçekleştirdiği “Türk Devrimi”nin sizce ana hedefi ve safhaları nelerdir?

İlker Başbuğ

TÜRK DEVRİMİ'NİN HEDEFİ: ÇAĞDAŞ BİR TOPLUMDU

(İ.B.): Atatürk “Türk Devrimi”nin ana hedefini şu şekilde ifade etmiştir:

“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve şekilleriyle medeni bir toplum haline kavuşturmaktır.”

Ana hedef bellidir. Toplumu “çağdaş” ve “medeni” bir toplum haline kavuşturmak.

Türk Devrimi'nin safhalarına gelince, elbette ilk önce askeri zaferi kazanmanız lazım. Askeri zaferi uluslararası siyasi zafer ile taçlandıracaksınız. O zaman devrimleri gerçekleştirmeye başlayabilirsiniz.

ASKERİ ZAFERDEN SONRA SIRA SİYASİ ZAFERE GELDİ

Türk Devrimi'nin bence en önemli safhası, en kritik anı “saltanatın” kaldırılmasıdır. Bu “Türk Devrimi”nin en zor olan noktasıdır. Ancak, bu husus aynı zamanda “Türk Devrimi”nin olmazsa olmaz koşuludur.

9 Eylül 1922'de “askeri zafer” kazanılır. Sıra bir barış antlaşmasıyla “siyasi zafer”in kazanılmasına gelmiştir.

İşte Atatürk'ün deyişiyle “olaylardan ve olayların akışından faydalanma” anı gelmiştir.

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerine Batılıların istediği şekilde Ankara Hükümeti, İstanbul Hükümeti ile beraber katılamaz. Bu kabul edilemez. Artık, saltanatın kaldırılmasının zamanıdır.

Bu pek kolay olmamıştır. Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) Bey'e saltanat hakkındaki görüşünü sorar. Rauf Bey'in cevabı şöyledir:

“Ben saltanat ve hilafet makamına vicdanen ve hissen bağlayım. Çünkü benim babam, padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiştir. Ben nankör değilim, Padişah'a sadakati muhafaza etmek borcumdur. Bunlardan başka, genel görüşüm de vardır. Bizde genel vaziyeti tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da saltanat ve hilafet makamıdır. Bu makamı kaldırmak, onun yerine başka bir mahiyette bir mevcudiyet koymaya çalışmak, felaket ve acıya sebep olur. Asla caiz olmaz.”

Rauf Bey'in devletin başında “sultan/padişah” gibi “herkesin erişemeyeceği” bir makamın bulunmasını gerekli görmesi önemlidir ve ilginçtir.

Ancak, Mustafa Kemal kararlıdır. İsmet Paşa da yanındadır. İsmet Paşa da bütün bu şartlar içinde memleketin artık saltanatla idare edilemeyeceğini iyice anlamıştır.

30 Ekim 1922 günü hilafet ve saltanatı ayırarak, saltanatın kaldırılmasına ilişkin kanun tasarısı Meclis'e gelmiştir.

Konu, Meclis Müşterek Encümeni'nde 31 Ekim 1922 günü ateşli olarak tartışılmaktadır. Bir ara orada bulunan Mustafa Kemal durumun kontrolden çıktığını görür ve duruma müdahale ederek şunu söyler:

“… Şimdi, Türk Milleti isyan ederek, hâkimiyet ve saltanatı kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Mesele, zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır.”

Saltanat ve hilafeti birbirinden ayırarak, saltanatı kaldıran kanun tasarısı 1 Kasım 1922'de TBMM'de oy birliği ile kabul edilmiştir. Yalnız bir kişi muhalifim diye bağırmıştır.

1 Kasım 1922'de TBMM'nin aldığı kararla Osmanlı İmparatorluğu'na son verilmiştir.

Aslında, Cumhuriyet 1 Kasım 1922'de ilan edilmiştir. Belki ismi konulmamıştır. Cumhuriyet'in resmen ilan edilmesi için tam bir yıl geçecektir.

97 yıl sonra, bazılarının bugün, Atatürk'e karşı olmalarının ana nedenini de 1 Kasım 1922'de TBMM'nin Osmanlı İmparatorluğu'na son vermesi, saltanatı kaldırması oluşturmaktadır.

Dolayısıyla, 1 Kasım 1922 “Türk Devrimi”nin en önemli tarihidir, günüdür.

(U.D.): Türk Devrimi'nin ana amacının ne olduğunu konuştuk. Türk Devrimi'nin ana felsefesi üzerinde de biraz duralım. Bu konuda neler söylersiniz?

ATATÜRK'ÜN HEDEFİ ULUSAL KÜLTÜRÜN OLUŞTURULMASIYDI

(İ.B.): Atatürk'ün Türk Devrimi ile gerçekleştirmek istediği “ulusal kültür”ün yaratılmasıdır. Zaten bu noktayı Onuncu Yıl Nutku'nda şöyle ifade etmiştir:

“Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız.”

Ulusal kültür deyince ne anlayacağız?

Kültür, bir insan topluluğunun; “devlet hayatında”, “fikir hayatında”, “toplum bilimlerinde”, “güzel sanatlarda” ve “ekonomik hayatta” yani yaşamın tüm alanlarında yapabildiği şeylerin toplamıdır.

Atatürk'ün ifade ettiği çağdaşlık; düşünceden eğitime, kişilerin karakterinden toplumun karakter düzeyine, gündelik hayattan geleceğe kadar, yaşamın tüm alanlarını kapsar.

Ulusal kültürün çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarılmasının yolu ise; Atatürk'ün bizlere söylediği gibi, “akıl” ve “bilimin” rehberliğinin kabul edilmesidir. Yine onun değişiyle; ilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır.

(U.D.): Atatürk'ün ulusal kültürü oluştururken, “Batılılaşmaya” bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

NE DOĞUCU NE DE BATICIYDI, ÇAĞDAŞ UYGARLIKTAN YANAYDI

(İ.B.): Bu önemli bir soru. Birincisi, elbette Türk Devrimi'nin modeli “Batılılık”tır. Ancak, Atatürk Türkiye'nin her şeyden önce kendi mevcudiyetine dayanmasını istiyordu. Tam olarak ne Doğu'ya ne de Batı'ya gönül bağlanmasına karşıydı. Bu konudaki düşüncesini şöyle ifade etmişti:

“Fakat bu demek değildir ki, yarın vuku bulacak gelişmeler karşısında herhangi bir kısma çok yaklaşmak mümkün değildir, uygun değildir.”

Dolayısıyla Atatürk'ü “Batıcı” veya “Doğucu” diye nitelendiremeyiz. Çağdaş uygarlık neredeyse oraya bakmanız gerekir.

Hele, Atatürk'ün “Batı taklitçisi” olarak yorumlanması asla kabul edilemez.

Bu düşünceye sahip olanlar, en azından bir yabancının, Berthe Gaulis'in Mustafa Kemal'i onlardan daha iyi anladığını görmelidirler. Gaulis bu noktada Mustafa Kemal'i şöyle tanımlamıştır.

“O ne Alman ne de İngiliz muhibbidir (seveni). O, Türk'tür. Özünden Türk'tür Gözlerimin önündeki o, kendi çizdiği yolda, gelenekçiliğini asla bozmaksızın, gücünü geçmişinden alan bir Doğu'dur. O kimseyi taklit etmemek, tamamen kendi olmak istemektedir.”

CUMHURİYET REJİMİ GERÇEK DEMOKRASİYLE TAÇLANABİLİR

(U.D.): Cumhuriyet'in kuruluşunun 97. yıl dönümünü coşkuyla kutladığımız bugün, yaptığımız bu söyleşiyi nasıl bitirmek istersiniz?

(İ.B.): Cumhuriyet'in çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarılması hedefine ulaşılabilmesi için siyasal yönetim biçiminin “gerçek demokrasi” olması zaruridir. Modern cumhuriyet ancak gerçek bir demokrasi ile gerçekleştirilebilir.

Laiklik ise demokrasinin ön koşuludur, vazgeçilmez unsurudur.

Klasik demokrasiden koruyucu demokrasiye, sosyal demokrasiden liberal demokrasiye ve çoğunlukçu demokrasiden çoğulcu demokrasiye kadar demokrasi anlayışları vardır. Günümüzün aranılan demokrasi modeli “çoğulcu demokrasi”dir. Çoğulcu demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin çoğunluğa karşıda güvencede olduğu bir rejimdir. Toplumsal huzur için bir zorunluluktur.

Netice olarak Cumhuriyet rejimi ancak gerçek demokrasi ile taçlandırılabilir.

Unutmayalım İran'da, İran İslam Cumhuriyeti; Kuzey Kore'de, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti; Afganistan'da, Afganistan İslam Cumhuriyeti var. Ama bu ülkelerde gerçek demokrasinin olduğunu söyleyebilir miyiz?

O nedenle, ismen cumhuriyet rejiminin olduğu ancak gerçek anlamda demokrasinin olmadığı ülkelerde, cumhuriyet rejiminin var olması pek anlam ifade etmiyor.

Atatürk'ün bizlere bıraktığı Cumhuriyet'e ve bu Cumhuriyet'in dayandığı temel felsefeye hep beraber sahip çıkmalıyız.

Bu duygularla, herkesin Cumhuriyet Bayramı'nı kutluyorum.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more