Atatürk’ü hiç böyle okumadınız!.. (2)

“…Bir köyden geçtik. Tarlasında sabanla çift süren bir çiftçi gördük. Çiftçinin sabanında koşulu olan öküzün yanında, koşulu bir de merkep vardı.

Atatürk; “Arabayı durdur” dedi.

Arabadan inip tarlaya doğru yürüdü. Çiftçi kendisine doğru gelenleri görünce sabana koşulu olan öküzü ve merkebi durdurmaya çalıştı. Dizleri parçalanmış sarı şayak poturlarının paçalarına yapışmış koca iki deve dikenini nasırlı eliyle silkeledi, avucuna batan dikeni dişiyle çıkarıp tükürdü. Birkaç yerinden keten çuval parçalarıyla yamalı gömleğini sıksan su çıkardı… Sırtına yapışmış kalmıştı! Belinde dolanı duran eski şal kuşağın ucu ile alnındaki teri sildi.

★★★

Atatürk; “Kolay gelsin ağa” dedi.

“Sağolasın bey! Hoşgeldin.”

“Hoşbulduk ağa. Yoldan geçerken dikkatimi çekti. Öküzün yanına merkep koşmuşsun. Hiç öküzün yanına merkep koşulur mu? Bunlar denk değil!..”

İki eliyle sabanın demirine sıkıca sarılmış köylünün uyuklar gibi bir hali vardı. İncecik solgun, yumuşak yüzündeki sakallarına kır düşmüştü. Avurtları çökmüş, kan çanağına dönmüştü tozdan ovaladığı gözleri. Alnında derin çizgiler oluşmuştu, sayılmayacak kadar kırışık içindeydi.

“Biz köylüler Balkan Harbi'nde gittik. Seferberlikte gittik. Yunan Harbi'nde gittik. Bu vatanı kurtarmak için canımızı, varımızı yoğumuzu her şeyimizi ortaya koyduk. Şimdi işte halimiz bu!..” der gibi bakıyordu.

★★★

Atatürk'ün söylediğini önce duymamış gibi davrandı.

“Çüş” dedi, ileriye gitmeye çalışan ve yanı sıra öküzü de götüren eşeğe.

★★★

Hava sıcaktı.

Sıcak bir yel esiyordu.

Yel bir ocağın sıcağı gibi yalayıp geçiyordu insanın yüzünü.

O sıcakta köylüyü bir titreme tutuyor sonra geçiyordu.

“İhtiyarlık” dedi köylü usulca. “İnsan yaşlanınca her şeyin, şu eşeğin bile oyuncağı oluyor. Kimse takmıyor, adam yerine bile koymuyor. Köylü olunca rençper olunca ha varlığın ha yokluğun…”

Yolun kıyısındaki otların, çiçeklerin, dikenlerin yaprakları toz altında kalmış kırış kırıştı. At, eşek, sığır koyun, keçi tersiyle doluydu toprak yol. Köylü saban demirini bıraktı. Bizlere dikkatle baktı. Seçemedi kim olduğumuzu. İleriye gitmeye çalışan eşeğe, “Çüşşş…” diye bağırdı yine. Durmadı eşek. Hızını da hiç kesmedi. Öküz de ona uymuş gidiyordu.

“Ulan eşek beni cümle âleme oyuncak ettin. Laf dinlemez rezil…”

Eşeği durduramamanın öfkesiyle bir küfür daha savurdu eşeğe.

Ortalık sıcaktan sislenmişti. Karşı dağın doruklarına turuncu, mor, pembe buğular dökülüyordu. Dağın üstündeki bulut kızıla batmış, usulca geliyordu ovaya doğru. Sol yanındaki çay yatağı kurumuştu. Bu yıl hiç akmamıştı su. Tabana ince, renkli kum yayılmış, üzeri de yüzeyleri şırlamış irili ufaklı çakıl taşlarıyla doluydu çay yatağının içi. Kurak geçmişti bu yıl. Damla düşmemişti toprağa. Yazın kavurucu güneşi, suya hasret olan toprağı çatlatmıştı. Güz olmasına karşın kuşluk vakti çökerdi sıcak, yatsıya kadar bunaltırdı ortalığı. Yetmez gibi, gece de sivrisinekler musallat olur, uyutmazlardı sabaha kadar. Köylünün kolları, göğsü fosur fosur kabarmıştı sivrisinek ısırığıyla.

★★★

Atatürk bize sus işareti yapmış izliyordu köylüyü.

Eşek laf dinlemiyor, öküzü de sabanı da sürükleyip gidiyordu. Köylünün kan beynine sıçradı.

“Ulan eşek ben burada bostan korkuluğu muyum, çüşşş…” diye bağırdı eşeğin ardından.

Gitti tuttu.

Durdurdu eşeği.

“Köylüyü Türk Milleti'nin efendisi” yerine koyan, insan olmanın, çalışmanın onuruyla yücelten yurdu kurtaran Büyük Önder olduğunu bilmeden… Biraz da alınmış bir şekilde, öfkesiz kederiyle döndü geldi Atatürk'ün yanına;

“Merkeple öküzün yan yana koşulmayacağını bilmiyom mu sanıyon bey! Sen bunu bana mı söylüyon?”

“Kime söylemeliyim Ağa?”

“Sen bunu git vergi memuruna söyle!..”

“Vergi memuruna mı?”

“He ya! Bu sene ürünüm kıt oldu. Vergi borcumu ödeyemedim. Dört gün önce vergi memurları öküzün eşini “Vergi borcunu karşılar” diyerek alıp götürdüler. Sattılar. Benim öküzün eşi sizin gibilerin sofrasına et, sucuk oldu bey!..”

Atatürk, çok sinirlenmişti. Alışkanlığı gereği kızdığı zaman kaşlarını çatardı.

Onun bu halini gören köylü,

“Bana niye kaş çatıyon bey. Yalan söylediğimi mi sanıyon? Sana ne söylediysem hepsi doğru. Ben Küçükçekmece köyündenim. Muhtara sor istersen!”

Atatürk,

“Neden kaymakam beye gidip durumu anlatmadın ağa?

“Gittim bey.”

Köylü duraksamıştı. Bunu anlayan Atatürk, devam etti.

“Kaymakam ne dedi?”

“Git borcunu öde” dedi.

“Sen de vali beyin yanına gitseydin.”

Köylü güldü. Kırıktı ön dişlerinden biri.

“Sen hiç valinin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.”

“Halimden belli mi oluyor?”

“He ya! Hem gitseydin bilirdin.”

“Neyi bilirdim?”

Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını.. Valinin yanına girmek bile yövmilbeter, beterden beter”

Atatürk,

“Başvekil İsmet Paşa'ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?” diye sordu.

Köylü gülümseyerek,

“İnsanı güldürme bey! Tarhana bulgur, langur lungur. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola…”

Atatürk, kızmıştı.

“Peki! Gazi Paşa'ya niye telgraf çekmedin?”

“O'nun da bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı? Allah büyük, her şeyi görür, her şeyi bilir. Öteye havale ediyorum…”

Atatürk, cüzdanından elli lira çıkardı.

“Bunu kabul et ağa. Öküzün yanına bir eş alırsın.”

Köylü parayı almadı, bölüşmeye, vermeye, emeğiyle yaşamaya alışmıştı.

“Beyim heybemde yiyecek bir şeyler var, getireyim şuracıkta beraber bölüşüp yiyelim” deyince, Atatürk'ün mavi gözleri nemlendi. Elini köylünün omzuna koydu. “Şimdi acele görecek bir işimiz var sonra ziyaret edeceğim ben seni, o zaman senin ekmeğini bölüşür birlikte yeriz” dedi.

Köylünün yanından ayrıldı. “Köşke geri dönüyoruz, görülecek bir işimiz var,”dedi sinirli sinirli. Otomobile bindiğinde köylüyü gösterip; “Rahmetli annem, dürüst ve onurlu bir insan için, ‘İnsan evladı bu' derdi. Bu köylü de insan evladı işte…” diye mırıldandı.

★★★

Florya Köşkü'ne döndük. Başbakan İsmet Paşa'ya şu telgrafı çekti.

“Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu'nu) topla, İstanbul'a gel.”

Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya Köşkü'ne geldiler.

Atatürk, köylüyü alıp gelmem için beni yolladı. Köylüye başka bilgi vermeden, sadece; “Hükümete gidiyoruz,” dedim. Arabanın içinde sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü “Eyvah ben ne yaptım…” diye dövünmekteydi. Kendisini kapıda karşılayan şık giyimli biri nazik bir sesle “Beni takip edin efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştu. Köylünün şaşkınlığı büyük bir toplantı salonuna girince iyice arttı. Salon kalabalıktı. Atatürk'ün tek isteği ülkemizi her geçen gün, kültürel olarak daha zenginleştirmekti. Kalabalık dediğim de hep ilim sanat kültür insanlarıydı. Paşamın değer verdiğimiz her şeyi önemseyerek yaşatmayı, ataların bize bıraktıklarına, aileye, bu halkın aklını ve ruhunu aydınlatmak için çabalayanlara büyük saygısı vardı.

★★★

Ortada büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile ayakta duran iki kişi daha vardı. Köylünün gözleri kararmış, ayakları bedenini taşımakta zorlanmaktaydı. Heyecandan kalbi fırlayacak gibiydi. Önce masada oturanlara bakmaktan Atatürk'ü görmedi.

“Hoşgeldin ağa. Gel, yerin burada” sesini duyunca, sesin geldiği yöne bakınca, köylünün kaşlarının altı ürperdi hafifçe, yüzü gölgelenir gibi oldu. Bir şey sorar gibi kaldırdı gözlerini. Atatürk, masada oturanları tek tek tanıttı. Fütursuzca konuştuğu insanın vatanı kurtaran Cumhuriyeti kuran Başkomutan, Mareşal, Cumhurreisi Mustafa Kemal Atatürk olduğunu anlayınca şaşkınlığından, bir de kendine kızgınlığından, kızardı bozardı köylü. Atatürk köylüyü incitmemek için, hiçbir şeyin farkına varmamış gibi davrandı, oralı olmadı. Rençberin, köylünün korunmasından söz açtı.

★★★

Esas duruşta heykel gibi duran köylüye, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi gösterdi, oraya oturmasını işaret etti. Köylü, zorlanarak yürüdü ve yığılırcasına sandalyeye oturdu. Köylünün durumunu anlayan Atatürk,

“Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.”

Atatürk'ün bu davranışı karşısında rahatladı.

“Sağol komutanım! Sağol.”

Atatürk: “Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?”

“Hayır komutanım, bilmiyom.”

“Sen şimdi kendi ihtiyacınca bir öküz istersin bu hükümetten, ama biz sana kendi gücümüz kadar, sana çok daha fazlasını vereceğiz. Sadece sen değil, tüm ülkenin köylüleri rençperleri faydalanacak bundan. Şimdi sen dün bana anlattıklarını, aynen Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar kuruluna da anlat. Fakat bir tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum. Haydi başla, seni dinliyoruz.”

Köylü başından geçenleri biraz da kendi heyecanına gem vurmak için ayağa kalkarak sonra Atatürk'ün işaretiyle oturarak, daha ağır, tutuk ve kesin konuşarak anlattı. İkide bir Atatürk sözünü kesip sorular soruyordu. Köylünün konuşması bitince ayağa kalktı. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;

“Beyler, uygarlığın ilk işareti nedir?” diye sordu.

Bir an derin bir sessizlik oldu. Atatürk masada oturanlara tek tek baktı. “Kırılıp iyileşmiş kaval kemiği” dedi. “Doğada hiçbir hayvan kırık kemiği iyileşene kadar hayatta kalamaz. İyileşmiş kemik demek, birisi o insanın bacağını sarmış, onu güvenli bir yere taşımış, iyileşene kadar da ona bakmış demektir. Zor zamanında birisine yardım edilmesiyle başlar uygarlık. Çiftçiye, köylüye, üreticiye, esnafa, halkımıza yardım edemiyorsak eğer uygar değiliz demektir. Ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini, sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara'ya dönecek ve bu işi hemen halledeceksiniz.”

Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırıldı.

“İcra İflas Kanunu Madde 82/4: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez…”

★★★

Değerli okurlarım,

Köylünün, çiftçinin giderek artan borçları nedeniyle inim inim inlediği, haciz yağmuruna uğradığı bir süreçte, sizlere sunduğum bu anlamlı satırları, “Atatürk'ün Fotoğrafına Bakarken” adlı romandan özellikle alıntıladım.

Değerli romancı Hasan Baran kardeşimin akıcı ve kendine özgü şiirsel dille Atatürk'ü anlattığı tarihi roman, çok yakında raflardaki yerini alacak.

Okumanız ve okutmanız dileğiyle…