MKE

İstanbul, Ege, Akdeniz işgal altındaydı, Karadeniz'de yer yer işgal müfrezeleri vardı, Anadolu'nun dışarıya açılabilen tek penceresi İnebolu'ydu.

Büyük gemilerin yanaşmasına müsait bir limanı yoktu, iskelesi bile yoktu, bu durum hem dezavantaj, hem avantajdı.

Yeraltı teşkilatımız Mim Mim Grubu tarafından İstanbul'dan kaçırılan silah ve cephane, takalarla İnebolu açıklarına getiriliyor, gecenin simsiyah karanlığında kayıklarla kıyıya taşınıyordu.

Bu coğrafi zorluk, işgal zırhlılarının da kıyıdan uzakta kalmasını sağlıyordu.

Bir takamızın geldiği haber edildiğinde, İnebolu halkı, genç yaşlı, kadın erkek demeden sahile koşuyordu, sandıklar elden ele, omuzdan omuza taşınıyor, evlere istifleniyor, üzerleri muşambayla örtülüyor, kağnı konvoylarıyla Anadolu'ya sevkedilene kadar başında nöbet tutuluyordu.

İnebolu-Ankara arasındaki eski çağlardan beri kullanılan 340 kilometrelik kervan yolu, Küre Dağları ve Ilgaz Dağı'nın adeta geçit vermeyen güzergahı, milli mücadelenin şah damarıydı, nefes borusuydu.

Mustafa Kemal “gözüm cephede, kulağım İnebolu'da” diyordu… Boşuna demiyordu.

Kağnı konvoylarımız, uçsuz bucaksız insan seli, tek sıra halinde akıyordu. Kağnıya sığmayanları sırtlarında taşıyorlardı, yavaş yavaş adım atarken, top mermilerinin ağırlığıyla öne doğru eğiliyorlardı.

Hemen hepsi kadındı.

Rengarenk eteklikli yöresel kıyafetler, çiçekli şalvarlar giyen bu kadınlarımızın bazıları, sırtlarına sarılı yükleriyle beraber, kucaklarında emzikli bebeklerini taşıyorlardı.

Bazılarının arkasında, minik adımlarla takip eden küçük çocuklar vardı.

Kocaları cephede vuruşan kahraman kadınlarımız, annelerimiz, kızkardeşlerimiz, sağanak yağmur demeden, kar fırtınasına aldırmadan, Küre Dağları'nı böyle aşıyorlardı.

Aralık ayı sonlarıydı.

Ağır kış vardı.

Hava bıçak gibiydi.

Manda kağnıları, Küre Dağları'ndan geçerken tipiye yakalanmıştı, göz gözü görmüyordu, kafileden kopup kaybolanlar olmuştu.

Kastamonu'dan arama ekipleri çıkarıldı.

Bir bebeğin ağlama sesini duydular…

Donarak ölmüş annesinin kucağında buldular.

Mucizeydi.

Annesinin kolları arasında hayata tutunmuştu.

Kağnıyı çeken hayvan da donarak ölmüştü.

Kağnıdaki cephane battaniyeyle örtülüydü!

Kahraman kadın, ne kendini örtmüştü, ne evladını… Donmasınlar diye top mermilerini sarıp sarmalamıştı.

Şerife'ydi.

Henüz 21 yaşındaydı.

Ve ocak ayı, sabah saat altı, yoğun sis vardı.

Yunan var gücüyle saldırdı.

Birinci İnönü Savaşı başlamıştı.

16 bin kişilik düşman gücüne karşılık sekiz bin kişiydik.

İki gün aralıksız vuruştuk, direndik, püskürtmeyi başardık.

O gün…

Ankara'daki İmalat-ı Harbiye atölyesine üzerine not kazınmış bir top mermisi kovanı geldi.

Kahraman kadınlarımızın canları pahasına taşıdığı top mermileri cephede kullanılıyor, kovanları tek tek toplanıyor, tamir edilerek yeniden doldurulmak üzere Ankara'ya İmalat-ı Harbiye atölyesine geri getiriliyordu. O yoklukta, o imkansızlıklar içinde bir kovan'ın bile gözden çıkarılması mümkün değildi.

İnönü cephesinden İmalat-ı Harbiye atölyesine geri gelen kovan'ın üzerinde “Karahisarlı Seyfi çavuş, 4. alay 2. tabur 8. batarya 26 rebiyülahir 1339 İnönü” yazıyordu.

Muhtemelen çivi benzeri bir metal çubuğu kalem gibi kullanarak, adını, memleketini, birliğini, düşmana fırlattığı yeri ve zamanı kovan'ın üstüne kazımış, tarihe not düşmüştü.

İmalat-ı Harbiye ustaları, Seyfi çavuşun adeta mektup misali geri gönderdiği kovan'ı tamir ettiler, yeniden doldurdular, bakalım yine adıyla sanıyla geri gelecek mi düşünerek, üzerine bir bez parçasıyla metal bir çubuk bağladılar, mektup misali cepheye gönderdiler.

İkinci İnönü Savaşı başladı.

Kovan geri geldi!

Bu defa üzerinde “Aksekili Ethem çavuş, 8. alay 3. tabur 1. batarya 20 recep 1339 İnönü” yazıyordu.

İmalat-ı Harbiye atölyesinde adeta bayram havası yaşanıyordu, bir yandan ağlıyorlar, bir yandan sevinçle birbirlerine sarılıyorlardı, yine tamir ettiler, yine barutunu ve mermi çekirdeğini doldurdular, yine bir bez parçasıyla metal çubuk bağlayarak, mektup misali, “Allah kavuştursun” diyerek, yine cepheye gönderdiler.

İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz…

Ocak 1921'den Eylül 1922'ye kadar, Kurtuluş Savaşımızın sonuna kadar o kovan tam sekiz defa, sekiz farklı mesajla geri geldi.

Ama…

9 Eylül 1922'de düşmanın denize döküldüğü gün, özgürlüğümüzü ve vatanımızı kazandığımız gün, zaferimizi coşkuyla dünyaya haykırdığımız gün, İmalat-ı Harbiye atölyesinde matem vardı.

Çünkü, kovan sekizinci defa geri gelmişti.

Üzerine “Karahisarlı Seyfi çavuş, 4. alay 2. tabur 8. batarya 12 muharrem 1341 Banaz” kazılmıştı.

Ve, kovan'ın içinde bir mektup, bir de künye vardı.

Mektubu Yüzbaşı Muhsin Talat yazmıştı.

“Bismillahirrahmanirrahim.

Selamünaleyküm gayretperver ustalar.

Allah'a şükürler olsun ki, mendebur düşman kaçıyor.

Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kafiri kovalıyor.

Güzel İzmir'e kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık.

İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şehadete ermiştir.

Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum.

Malumunuzdur ki, vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır.

Lakin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik.

Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp, anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü.

Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu.

Kovandaki yazılardan anladığım üzere, bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz.

Bu sebeple Seyfi çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.

Başınız sağolsun.

Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz.

Hakkın rahmeti üzerinize olsun.

Yüzbaşı Muhsin Talat

4. alay 2. tabur 8. batarya 14 Muharrem 1341 Salihli.”

İmalat-ı Harbiye atölyesinde çıt çıkmıyordu.

Ustalar kalfalar çıraklar, sessiz sessiz gözyaşı döküyordu.

1.5 yıl önce kovanla mektup geleneğini başlatan ve hiç tanımadıkları halde aileden biri gibi benimsedikleri Seyfi, şehit düşmüştü.

Kovan'ı tamir ettiler, yeniden doldurdular, Seyfi'nin künyesi ve yüzbaşının mektubuyla beraber sandığa yerleştirdiler.

Günler aktı.

29 Ekim 1923 oldu.

Cumhuriyet ilan edildi.

101 pare top atışı yapılacaktı.

İmalat-ı Harbiye'nin cephaneliğinde görevli teğmen Hamdi Vasıf, cepheden sekiz defa geri gelen 75 milimetrelik kovan'ı sandığından çıkardı, bizzat kucağında taşıyarak, koştura koştura Ankara Kalesi'ne çıkardı.

Oradaki komutanlara tekmil verdi, anlattı…

“101'inci pareyi bu kovan hakediyor, bu şerefi ona verelim” dedi.

Subaylar kılıçlarını çekti, hepbirlikte selam durdular.

Top gümbürdedi.

Ayaklarının dibine düşen kovan'ı avuçlarının yanmasını umursamadan, saygıyla yerden aldılar.

Türk Bayrağı'na sardılar.

O kovana “gazi” sıfatı verildi.

“Gazi kovan” oldu.

İmalat-ı Harbiye, Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu oldu.

Gazi kovan, Genelkurmay Başkanlığı tarafından Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu'na emanet edildi, Ankara'daki MKE Sanayi ve Teknoloji Müzesi'nde onurla sergileniyor.

E şimdi bakıyoruz…

Asrın liderimiz öyle istiyor diye Tbmm'de eller kalkıyor iniyor, devletin/milletin kahraman kurumu MKE, anonim şirket haline getiriliyor, tank fabrikamız gibi satılmasının önü açılıyor.

Şerife'nin yüreğinden utanır insan.

Seyfi'nin aziz hatırasından utanır.

Milletten utanmayan…

Gazi kovan'dan utanır.