Kemal’in vicdanı…

Yarın 30 Ağustos. 100 yıl olmasına bir 365 gün kaldı. 100 yılda eskimeyen ne var dense sanırım ilk akla gelen Türkiye Cumhuriyeti'nin doğduğu gün, 30 Ağustos Zaferi olur… Hala ışık saçıyor, heyecan ve umut veriyor. Aklını kiraya vermemişlere tabi… Zafer'in bir gün öncesinden, benim düşüncelerimi kökünden değiştiren bir Mustafa Kemal Atatürk bakış açısını paylaşmak istedim. Kıyamadım bilgilere uzunca oldu…

***

“1948 yılı 20 Ağustos'unda arkadaşlarla Ankara'dan Polatlı'ya trenle gittik. 30 Ağustos'a kadar savaş alanlarını dolaştık. Yıldıztepe'ye çıkıyorsunuz, daha siperlerin izleri duruyor, elinizi toprağa daldırsanız avucunuza şarapnel, tüfek parçaları geliyor…

Oradaki bir Anadolu annesinin sözünü aktarmadan geçmeyeyim. Dedi ki bize: “Yana kavrula ordumuzun bizi kurtarmasını bekliyorduk. Sonra bir gün, (eliyle gösterdi) şu çeşmenin ardından başı kalpaklı süvariler rüzgar gibi geçip gittiler, anladım bizimkilerdi. Köye çığlığı bastım… Kemal'in askerleriii!”

Bu Kemal'in askerleri deyimi benim içimi titretmişti o zaman. Yani çok halktan bir insan, Gazi'nin demiyor, Başkomutan'ın demiyor, Paşa'nın demiyor, Kemal diyor… Canından birinden bahseder gibi…”

2013'te aramızdan ayrılan Kemal'in askerlerinden, Şu Çılgın Türkler'den biri, Turgut Özakman vefatından önce katıldığı radyo programında 30 Ağustos Zaferi'ni böyle anlatmaya başladı…

***

30 Ağustos'u 1924 yılında biri daha, o zaferin mimarı Mustafa Kemal Atatürk ise şöyle anlatmaya başladı: “Ulusal tarihimiz çok büyük, parlak zaferlerle doludur. Ama, Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. 30 Ağustos zaferi, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasıdır… Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli burada atıldı…”

Madem bu kadar önemliydi, Türk ulusunun kazandığı en kesin sonuçlu zaferdi 30 Ağustos, sıcağı sıcağına neden hemen kutlanmadı? Hadi 1922 geçti, 1923'te de kutlanmadı! Niçin 1924 yılı beklendi?

Çünkü kutlamaya törene vakit yoktu, şunlar yapılmak zorundaydı o iki senede!

***

Mustafa Kemal Atatürk annesi Zübeyde Hanım'ın 14 Ocak 1923'te vefat ettiği gün başlayıp 17 Şubat 1923'te İzmir İktisat Kongresi'ndeki konuşması ile sona eren ‘Batı Anadolu Gezisi'ne çıktı! Bu gezi onun için çok mühimdi! Geziyi şöyle izah etti: “İki maksatla seyahat ediyorum. Birincisi, son zaferden beri talim ve terbiye ile uğraşan ordumuzun durumunu görmek. İkincisi, milletimle yakından temas edip onlarla fikir alış verişinde bulunmak…”

Sonra… Özgüveni tam, dimdik yürüyen, okumuş yazmış, fikrini çatır çatır söyleyebilen aydın bir Türk kadını, Latife Hanım'la evlendi… Sivil tutuklular ve savaş esirlerinin mübadelesi için Türk-Yunan anlaşması imzalandı… Lozan Konferansı, uyuşmazlıklar yüzünden kesildi…

Mustafa Kemal, Balıkesir Zagnos Paşa Camii minberinden tarihi konuşmasını ve aslında ‘demokrasi' tanımını yaptı! Şunları söyledi: “Camiler söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Milli irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin birleşmesinden ibarettir.”

İzmir İktisat Kongresi toplandı, memleketin ekonomisinin yönü belirlendi… İstanbul'daki polis teşkilatı kaldırıldı Ankara'da emniyet genel müdürlüğü kuruldu… Meclis'te gizli Lozan toplantısı yapıldı, Ankara Hükümeti'nin barış önerileri kararlaştırıldı… Mustafa Kemal, Anadolu gezisine çıktı. Konya'da Türk Kızılayı Kadınlar Şubesi'nde yaptığı konuşmada, ‘kadın haklarına' değindi! TBMM, seçimin yenilenmesi kararını aldı… Mustafa Kemal, ünlü ‘9 ilkesini' yayınladı… İsmet Paşa başkanlığındaki heyet Lozan'a gitti, görüşmeler yeniden başladı… Antakya-İskenderun ve Havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu… Fener Kilisesi Patriği Meletios, Yunanistan'a kaçtı… Lozan Barış Antlaşması imzalandı…

Batı Cephesi karargahı Ankara'ya taşındı… Genelkurmay Başkanlığı, barış ve kuruluş planını uygulamaya başladı… Mustafa Kemal, ikinci kez TBMM Başkanı seçildi… Yeni hükümet kuruldu… Batı Cephesi karargahı kaldırıldı… 9 Eylül 1923'te Halk Fırkası kuruldu… Karaağaç Yunanlılardan geri alındı… İstanbul'da kapütilasyonların öngördüğü yabancı devletlere ait postaneler kapatıldı… Bozcaada ve İmroz Yunanlılardan geri alındı… 2 Ekim 1923, itilaf devletlerinin son birlikleri de İstanbul'dan ayrıldı. Geldikleri gibi gittiler!

Sonra… İstanbul'da sansür kaldırıldı… 6 Ekim 1923'te Şükrü Naili Gökberk Paşa komutasındaki Türk birlikleri İstanbul'a girdi… İngilizler Çanakkale'den de ayrıldı… Ankara'yı Hükümet Merkezi yapan kanun kabul edildi… Hükümet istifa etti… 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi. Atatürk, oybirliği ile Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı seçildi… Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk hükümetini, Başbakan olarak İsmet İnönü kurdu… Seferberlik kaldırıldı… Savaştıklarımız da dahil pek çok ülke ile ‘dostluk' anlaşmaları imzalandı…

***

Değişim fırtınası! Bunlar ve daha fazlası yapıldıktan sonra Mustafa Kemal Atatürk ile zaferin yaşayan kahramanları yürekleri, gelecek nesillere özgür bir yurt bırakmak için şehit düşen kahramanlar da ruhları ile bir kez daha savaştıkları meydanda toplandı! Büyük Zafer'den tam iki yıl sonra 30 Ağustos 1924 cumartesi günü Dumlupınar'da Çal Köyü yakınlarında ilk kutlama töreni yapıldı…

Mustafa Kemal Atatürk, 24 kez ‘efendiler', 5 kez ‘arkadaşlar', 14 kez ‘milletim' diyerek milletine seslendiği 30 Ağustos konuşmasını hayli uzun tuttu. Çünkü anlatacak çok şeyi vardı…

Kürsüden eliyle şehit kanları ile sulanan savaş meydanını, isimlerini vererek çarpışmaların yaşandığı tepeleri gösterdi, savaşın en kritik anlarında “Böyle durup beklemek olmaz” deyip cephe derinliklerine gidişini, birliklere gönderilen ‘yazılı emirleri' eliyle cephedeki komutanlara götürüşünü, o sırada düşman top mermilerinin sağa sola düştüğünü anlattı. Dinleyenlere o günleri yaşattı. Ama o gün, O büyük deha öylesine derinlikli bir başka cümle daha kurdu ki; ruhunu açıp oradakilere ve gelecek nesillere göstermek istedi adeta:

“Beni milletim, Türk milleti, güvenine layık görerek bu hareketlerin başında bulundurdu. Bu görev ve işimin mutlu anısını duygulanarak sevinçle ve gururla saklıyorum… Görevlerini milletin vicdanından gelen gerçek ihtiyacına, yalnız onun yüksek fikrine uygun olarak yapmış olanlara özel bir vicdan rahatlığı ile bugün önünüzde bulunurken duyduğum mutluluğu ifade edemem…”

Boğazımda bir yumruk düğümlendi ansızın! Sözlerin ağırlığı altında kalıp ezilirken yavaş yavaş aniden şimşek çaktı aklımda! Arşimet gibi buldum buldum diye bağıracaktım neredeyse…

Onu silmeye çalışan kafanın, onun çağının çok ötesindeki düşünce tarzına katlanamayanların, yaptıklarını yaşadıkları binlerce örneğe karşın hala kavrayamayanların, onu her fırsatta karalamaya çalışanların, anneciğine bile dil uzatacak kadar çukurlara düşenlerin, sanki böyle bir test cihazı ellerindeymiş gibi ona dinsiz diyenlerin, akla hayale gelmeyecek nice ‘vicdansızlığı' yapanların düşmanlıklarının gerçek nedeni anladım o an!

Düşünsenize, bu dünyada kaç insan evladı, “Görevlerini milletin vicdanından gelen gerçek ihtiyacına, yalnız onun yüksek fikrine uygun olarak yapmış olanlara özel bir vicdan rahatlığı” içinde yaşama huzuruna ulaşmıştır?

Mustafa Kemal Atatürk'ü çekemiyorlar, hazımsızlıktan adını bile duysalar kıvranıyorlar. Çünkü her gece yastığa başlarını koyduklarında vicdanları beyinlerini kemiriyor! Ve biliyorlar, Kemal'in vicdanına asla ulaşamayacaklar.