1 Kasım 1937...
Meclis’in beşinci dönem, üçüncü çalışma yılının açılışıydı.
Atatürk, uzun bir konuşma yaptı.
★★★
Birçok konuya değindi, hükümete tavsiyelerde bulundu.
“Memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır... Büyük davamız, en medeni ve en zengin millet olarak varlığımızı sürdürmektir...
Ordumuz Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir...
Bu yıl içinde, denizaltı gemilerimizi memleketimizde yapmaya başladık... Bundan sonrası için bütün uçaklarımızın ve motorlarının memleketimizde yapılması ve savaş sanayimizin de bu esasa göre geliştirilmesi gerekir...”
Uçağın, denizaltının yapıldığı Atatürk’ün Türkiye’si...
★★★
Konuşmasının sonunda, Meclis’te bulunan yabancı diplomatlar dahil herkes ayağa kalktı ve alkışladı.
Kürsüden enerjik adımlarla indi, herkesi selamlayarak salondan ayrıldı.
Meclis’teki son konuşması olduğunun farkında değildi.
★★★
31 Aralık 1937...
1937’nin son günüydü.
Saat 17.00’de uyanır.
Köşkten çıkmaz.
Hastaydı, aşırı yorgun hissediyordu, rengi soluktu.
★★★
Gece sofraya, sadece üç konuk davet etti.
Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, eski başyaveri Cevat Abbas Gürer ve Harp Okulu’ndan arkadaşı İsmail Hakkı Kavalalı.
Hastaydı, ama Tevfik Rüştü Aras’la “şahsi davası” Hatay sorununu konuşacaktı.
★★★
Tevfik Rüştü Aras, bu geceyi şöyle anlatır:
“1938’in yılbaşı akşamı Köşk’e beni çağırmışlardı. Hemen gittim. Kendisini, Köşk’ün yukarı katında, kitaplığa bitişik açık salonda buldum.
İlk sözü, ‘Bu akşam bir tarafa çıkmayacağım. Sen de suare (gece eğlence) görmekten bıkmışsındır. Yılbaşını burada birlikte geçiririz, olmaz mı?’ demek oldu.
‘Büyük sevinçle,’ karşılığını verdim.”
★★★
“Atatürk, özel toplantı ve günlerde, kendi elbise ve giysilerinden istediklerimizi bizlere vermekten mutluluk duyardı.
Bu nedenle, aklıma gelen bir fikri söylemekten kendimi alamadım ve dedim ki:
‘Paşam, mendillerinize, potinlerinize varıncaya kadar bize vermekten hoşlanıyorsunuz. Ne olurdu, bu gece başka arkadaşları da çağırarak elbiselerinizi aramızda kapışsaydık...
Bu yılbaşı gecesinin anısı olarak, sizden bir şeyi üzerimizde taşırdık’ dedim.
Bunun üzerine:
‘A doktor, bunu niçin daha önce düşünüp söylemedin?’ diye hayıflanınca, ‘Zararı yok, gelecek yıl böyle yaparız,’ yanıtını verdim.
Bir süre düşündükten sonra:
‘Bakalım gelecek yıla kadar yaşayacak mıyım?’ sözleri, ağzından dökülüverdi.
Birdenbire, her üçümüzü de derin bir sessizlik kapladı...”
★★★
1938’in, son yılı olacağını düşünmüş müydü? Bilinmez...
Ama...
“Bakalım gelecek yıla kadar yaşayacak mıyım?” sözleri, çaresizliğin bir itirafı gibiydi.
★★★
Sofrada, eski canlılıktan eser yoktu.
Çayı tercih ediyor, içkiyi arkadaşlarına ikram ediyordu.
Sofranın ne tadı kalmıştı ne de tuzu...
★★★
1 Ocak 1938...
Bitkindi. Köşkten dışarı çıkmadı.
Saat 23.45...
Ağır bir grip geçiren İsmet İnönü’ye mektup yazdı.
“İsmet,
Benim sevgili dostum, kardeşim, aziz evladım! Dün akşam yeni yıl tebrikini aldım, çok duygulandım... Bu defa biraz uzunca süren rahatsızlığın, senden ziyade beni üzdü...
Zaman zaman, seni yatağında ziyareti düşündüm. Rahatsız olmandan sakınarak, bunu dolaylı yaptım. Artık iyisin! Yakında aldığım haberler, bunu doğrulamaktadır.
Tekrar, yeni yılın, senin, benim ve Türk milletinin huzur, sükûn ve parlaklıklarla karşılanacağının müjdesi gibi gördüğümü bildiririm...
Derin muhabbetle, sarsılmaz kardeşlik, arkadaşlık hisleriyle gözlerinden öperim.”
★★★
Atatürk, mektubun altına, İnönü’nün Özel Kalem Müdürü Vedit Bey’e bir not yazar:
“Vedit, Eskiden de hasta iken nadiren gidebilirdim. Çünkü, evdeki hanımları rahatsız etmekten çekinirdim. Yine öyledir. Başka hiçbir şey düşünmesin.”
★★★
Atatürk, çok vefalıydı.
İnönü, üç Mustafa’dan biriydi.
Başkomutan Mustafa Kemal, Batı Cephesi Komutanı Mustafa İsmet ve Genelkurmay Başkanı Mustafa Fevzi (Çakmak).
★★★
11 Mart 1938...
Hastalığı ilerliyordu...
Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden, Çankaya’daki akşam yemeği:
“Başyaver beni telefonla arayarak Atatürk’e akşam yemeğine davetli olduğumuzu bildirdi. Gittik, birkaç kişi idik. Atatürk, solgun ve sararmış masaya oturdu:
‘Ben bir şey içmeyeceğim. Fakat siz bir şeyler içiniz. Konuşuruz’, dedi.
Akşam, sessiz ve neşesiz, o ve herkes kendi içine bükülmüş büyük bir sırrın karanlığına gömülmüş olarak geçti. Fırtınadan sonraki deniz gibi, bitkin bir durgunluğu vardı.
Dudakları güç oynuyordu. Şevk onun bahçesine son yapraklarını dökmüştü. O kadar güzel ince dudaklarının, o kadar tatlı ve ısıtıcı gülüşü, bir ıtır gibi uçmuştu...
O akşam, Çankaya’da dostları ile son sofrası idi...”
★★★
Atatürk’ün sofrası, sıradan bir yemek, içki ya da eğlence sofrası değildi.
Bu sofrada fikirler konuşur, düşünceler derinleşirdi.
Atatürk’ün sofrası, bir akademi, bir dershane niteliği taşırdı.
★★★
Atatürk’ün en güzel anları, hüzün doluydu.
Ve aslında hep yalnızdı...
İki yenilgisi oldu...
Biri evliliği, diğeri hastalığı...
★★★
Atatürk, akıl, bilim, tam bağımsızlık, anti emperyalist ve umut demektir.
Umut, umut, umut...
★★★
Değerli okurlar:
Yeni yılda...
Atatürk’le kalın,
Cumhuriyet’le kalın,
Umutla kalın,
Ama sağlıkla kalın...