"Kayserili pazarlığı iyi oldu"...
Mart 2016...
Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu Brüksel'de yapılan AB-Türkiye zirvesi dönüşü gazetecilere bu açıklamayı yaptı.
Çok konuşuldu, çok tartışıldı.
Bahsettiği pazarlık mülteciler yani insanlar içindi. AB'den 3 milyar euro ek yardım yani toplamda 6 milyar euro için çetin bir pazarlığın döndüğünü anlatmıştı.
İmzalanan anlaşma kapsamında Türkiye’den Yunanistan'a geçen tüm düzensiz göçmenler Türkiye’ye iade edilecek ve iade edilen her Suriyeliye karşılık Türkiye’de bulunan bir Suriyeli AB ülkelerine yerleştirilecekti.
Buna karşılık Türk vatandaşları için AB’ye vizesiz seyahatin önü açılacak, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi için müzakereler başlayacak ve bu işbirliği sayesinde donma noktasındaki üyelik müzakereleri yeni fasıllar açılarak tekrar canlandırılacaktı.
★★★
Peki, o güne nasıl gelinmişti?
2015 yazında Türkiye'nin Ege kıyılarından Yunanistan adalarına kaçak geçişlerde büyük artış oldu.
Birçok kişinin tahminine göre bu geçişler bir pazarlık için kullanılıyordu.
Hatta o dönemde Yunan basınına sızan tutanaklara göre Erdoğan AB yetkililerine "Mültecileri otobüslere doldurur Avrupa'ya göndeririz" demişti.
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik sorulduğunda bu iddiaları yalanlamadı. “Gurur duyulacak sözler” dedi.
Mutabakat sonrası Avrupa Komisyonu'na göre Türkiye üzerinden AB’ye düzensiz göçmen girişleri bir anda yüzde 95 azaldı.
Yani aslında hızla, gayet güzel engellenebilecek geçişlere aylarca göz yumulmuştu.
Türkiye istediği anda Avrupa'nın sınır bekçiliğini üstlenebilmişti.
Dış politikada uzun pazarlıklar sonucu bazı sözler alınmıştı.
Ama olmadı.
Ne 3 ay sonra vadedilen vize muafiyeti, ne de söz verilen maddi yardımın tamamı ödendi.
★★★
Tarih tekerrür etti.
Mülteciler yine AB’ye sopa olarak gösterilecekti.
2019 sonbaharı.
Türkiye mültecilerin yerleştirilmesi için Suriye’nin kuzeyine güvenli bölge kurulmasını istiyordu.
Erdoğan bu kez kapalı kapılar ardında değil, alenen kürsüden "Oldu oldu, olmadı kapıları açarız, AB düşünsün” diye tehditler savuruyordu.
Dediğini de yaptı.
27 Şubat 2020’de tam da İdlib’de 34 Türk askerinin şehit olduğu Rus hava saldırısından saatler sonra Ömer Çelik kameralar karşısına geçip kaçak geçişleri durdurmama kararı alındığını duyurdu.
Yüzbinlerce mülteci Yunanistan üzerinden Avrupa’ya akın etti.
TEM’de konvoy halinde yürüyenlerden, otogarlarda yatıp kalkanlara, Yunan polisi tarafından gaz yiyenlere yıllarca unutulmayacak görüntüler ortaya çıktı.
Dönemin İçişleri Bakanı Soylu ise saat saat Türkiye’den ayrılan göçmenlerin sayısını Twitter hesabından paylaşıp AB üzerinde psikolojik baskı kuruyordu.
★★★
Ama bu kez AB taviz vermedi.
Hatta AB’li yetkililer Yunanistan sınırında birlikte poz verdi.
9 Mart’ta ise Erdoğan "Bu kez farklı bir sonuç bekliyoruz" diyerek davet edildiği Brüksel’e gitti.
AB Konseyi ve AB Komisyonu başkanlarıyla görüştü.
Ancak beklenmeyen bir şey oldu.
Erdoğan, planlanan ortak basın toplantısına katılmadan ülkeden ayrıldı.
AB’li yetkililer “Erdoğan”sız basın toplantısında heyetler görevlendirildiğini, 2016 anlaşmasının geçerli olduğunu anlattı uzun uzun.
Ardından diplomasi sürdü. Görüşme üstüne görüşme yapıldı. 2016 anlaşması övüldü duruldu.
Sınırdaki mültecilerin sayısı gün be gün azalmaya başladı.
Kriz sessizce sona erdi.
Yine bir ince pazarlık dönmüştü. Ama olan biteni kamuoyu hiç bilemedi.
★★★
Gelelim günümüze.
Bu kez Türkiye’nin elinde İsveç kozu var.
Rusya Ukrayna’ya saldırdıktan sonra kendi güvenliklerinden endişe duyan İsveç ve Finlandiya NATO’ya üyelik başvurusunda bulundu. Ancak üyelik için tüm ülkelerin onayı şart. Yani Türkiye’nin de…
Yine toplantı üzerine toplantı yapıldı.
Finlandiya istediğini aldı.
İsveç ise Türkiye’nin istediği teröristleri iade etmediği için hep eleştirildi. Terörle mücadele yasalarının sertleşmesi istendi.
Üstüne bir de Kur’an-ı Kerim yakıldı, yeni kriz yaşandı.
Erdoğan “Böyle bir kepazeliğin yaşanmasına sebebiyet verenler NATO’ya üyelik başvuruları konusunda bizden herhangi bir hayırhahlık beklemesin. NATO’ya üyelik konusunda bizden böyle bir destek göremeyeceksiniz” dedi.
Tarih 29 Haziran’dı.
Aradan sadece 13 gün geçti.
11 Temmuz’da Erdoğan İsveç Başbakanı Kristersson ve NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile bir araya geldi.
O sırada ABD Başkanı Biden’dan da tavır değişikliği geldi.
2020’de göreve geldikten sonra, ilk 4 ay Erdoğan’la görüşmemiş, birçok konferansa davet etmemişti.
Biden Erdoğan’la masaya oturdu.
Yetmedi, o görüşmede çekilen görüntülerden bir video hazırlatıp “Cesaretiniz, liderliğiniz ve diplomasiniz için size teşekkür ediyorum" notuyla sosyal medyadan paylaştı.
Seçimden önce Kılıçdaroğlu ile ilgili bol bol haber yapan ve iktidarın tepki gösterdiği Alman Bild gazetesi Erdoğan’ın fotoğrafını montajlayıp "Erdoğan şimdi Süpermen mi?" manşeti attı.
Cumhurbaşkanı yumuşatıldı, ikna edildi.
Onca laf edilmişti ama…
Bir anda uzlaşı haberi geldi.
Erdoğan İsveç’in NATO üyeliğine yeşil ışık yaktı, topu TBMM’ye attı.
Karşılığı beklenmedikti.
Uzun süredir hiç Türkiye’nin gündeminde yokken, İsveç bir anda Türkiye’nin AB üyeliğine tam destek açıklaması yaptı.
“İsveç, Gümrük Birliği'nin güncellenmesi ve vize serbestisi de dahil olmak üzere, Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin yeniden canlandırılması çabalarına aktif katkı verecektir” denildi.
Yabancı yatırımcıdan uzaklaşan Türkiye yüzünü Batı’ya dönmek istiyordu.
İsveç, pazarlık konusu yapıldı.
Aylarca ince ince çalışıldı.
Sonunda şapkadan çıkan tavşan AB üyeliği için destek açıklaması oldu.
Türkiye istediğini aldı.
Öyle ki bu anlaşmadan sadece 3 gün sonra İsveç Yüksek Mahkemesi 2 bylockçunun Türkiye’ye iadesini reddetti. “Bir mobil uygulama indirmek cezai sorumluluk getirmez” dedi. Aylarca ismini verdiği teröristlerin iadesi olmadan hiçbir adım atılmayacağını söyleyen Ankara ise haberi görmezden geldi. Hiçbir açıklama yapılmadı.
Çünkü yine “Kayserili pazarlığı iyi olmuştu.”
İstenen alındıktan sonra eski hassasiyetler halının altına süpürüldü.